19 Temmuz 2024 Cuma

O artık batık bir geminin metruk deniz feneri değil

Patara Deniz Feneri, Xanthos Vadisi’nin dünyaya açılan kapısında, Patara limanında, M.S. 64/65 yılından itibaren yüzlerce yıl denizcilere yol gösterdi. İmparator Nero'nun Patara'ya armağanı olan bu fener, yıllar yılı sert rüzgârlara göğüs gerdi. 15. yüzyıla gelindiğinde ise Rodos Depremi yeryüzünü sarsarken yaşlı fener son kez baktı Akdeniz'e.

O tarihten sonra kum tepelerinin altında asırlar sürecek bir uykuya daldı fener. Yaklaşık 500 yıl sonra bilimin, teknolojinin gücü ve yıllar süren meşakkatli bir çalışma ile yeniden ayağa kalktı. Taşları bir lego gibi tek tek yeniden örülen fenerin tamamlanması için gün sayılıyor artık.

 

 

"Ben batık bir geminin
Metruk deniz feneriyim"

Bundan iki yıl önce Patara'ya ilk ziyaretimin ardından yazdığım "Kumlarından doğan kent" başlıklı yazı, şöyle başlıyordu: "Muhteşem bir halicin kıyısında kurulan Patara, limanın ağzı kumla dolup kapanana kadar Xanthos Vadisi’nin dünyaya açılan kapısıydı." Patara'ya 3 Mayıs’ta düzenlenen Milliyet Arkeoloji & İş Sanat Kültürel Miras Buluşmaları kapsamındaki ikinci ziyaretim de bir zamanlar vadinin dünyaya açılan kapısında denizcilere yol gösteren ve bugün "kumlarından" yeniden doğan bir kültür mirası, İmparator Nero'nun kentteki prestij yapısı Deniz Feneri içindi.

Deniz, karada yaşayan insanın tüm hâkimiyeti elinde bulundurduğu, güvenli bir biçimde barınabileceği bir alan değil. Uçsuz bucaksız, dipsiz bir bilinmez. Çok sevdiğim yazarlardan Bilge Karasu, bir balıkçı ile balığın hikâyesini anlattığı "Avından El Alan" isimli "masal"ında mekân olarak denizi kullanır ve onun tedirgin edici, tekinsiz yanını çok güzel anlatır. İskender Savaşır, Karasu'dan bahsederken onun "insanları toprağın güvenli desteğinden uzaklara, tekinsiz yörelere, örneğin denize" sevk ettiğini söyleyerek çok yerinde bir vurguyla özetler bu durumu. Tüm bu tekinsizliğine rağmen mesafeleri aşmaya yardım eden, insanı hem doğrudan doyurabilen hem de dolaylı olarak ticarete imkân tanıması ile yepyeni ufuklara ulaştıran da denizdir. Nurdan Gürbilek de denizin, "Avından El Alan"da hem sevdiğine kucak açan hem de her acıyı boğan ölüm gücüne sahip olduğunu söyler. Öyküyü de aşan, denize dair güzel bir tanımlamadır bu aslında.

Denizin şefkat ve öfkeyi aynı anda barındıran ve insanı hem korkutan hem kendine çeken bu tekinsiz karanlığında, çağlar boyu denizcilere yol gösteren, onlara umut veren, "güvenli kara"nın ne kadar yakın olduğunu fısıldayan, deniz fenerleri oldu. Tıpkı Xanthos Vadisi'nden dünyaya açılan Patara limanında yaklaşık 1400 yıl boyunca denizcilere selam veren tarihi fener gibi. 

Fenerin tarihi

Patara Deniz Feneri'ni, yeniden ayağa kaldırılması için büyük emek veren, bu büyük emeği ile artık fenerle özdeşleşmiş olan Patara Antik Kenti Onursal Kazı Başkanı Prof. Dr. Havva İşkan'dan dinledik. Patara Deniz Feneri, Havva Hoca'nın ifadesiyle "içinde ana limanın da bulunduğu Patara Halici’nin güneybatı ucunda, diğer bir deyişle o zamanki kıyı çizgisinin hemen kenarında" yer alıyor. Ayakta olduğu dönemlerde, fenerin varlığından bahseden yazılı ya da görsel bir kaynak tespit edilememiş. Yapının bir fener olduğuna dair ilk tespit, Society of Dilettanti'nin 1811-1812’de Lykia Bölgesi’ni ziyareti sırasında yapılmış. Bilimsel olarak kesin bir biçimde yapının deniz feneri olduğunu ortaya koyan da Patara Kazıları Kurucu Başkanı Prof. Dr. Fahri Işık.

Yaklaşık 30 metre yüksekliğindeki Patara Deniz Feneri, M.S. 64/65 yılında Roma İmparatoru Nero tarafından inşa ettirilmiş. Fenerin üzerinde buna dair bir yazıtın izleri de var: "Tanrısal Claudius’un oğlu, Tiberius Caesar Augustus ve Germanicus Caesar’ın torunu, tanrısal Augustus’un torununun oğlu; (...) karaların ve denizlerin efendisi ve vatanın babası Nero Claudius Caesar, bu feneri denizcilerin selameti için yaptırdı. İnşaatı, propraetorik düzeydeki İmparatorluk Valisi Sextus Marcius Priscus yürüttü." "Yazıt" değil "izleri" diyorum çünkü fenerin önünden geçip giden gemicilerin okuyabileceği şekilde konumlandırılan bu yazıt, altın kaplı bronz harflerle oluşturulmuş. Harfler günümüze ulaşmamış ancak harflerin fenere monte edildiği delikler, yazıtın okunmasını sağlıyor. Havva Hoca, bu noktada ilginç bir bilgi daha veriyor: İmparator Nero, ölümünden sonra anısı hafızalardan silinerek cezalandırıldı. Bu dönemde pek çok yazıtta olduğu gibi fenerdeki yazıt da değiştirilmiş. Harfler kopartılarak yerine İmparator Vespasian'a atıf yapılan yeni ifadeler eklenmiş.

Havva Hoca, deniz fenerlerinin çok yüksek maliyetli, imparatorun prestijini ve imparatorluğun kudretini vurgulayan yapılar olduğunu kaydediyor: "Roma tarafından İmparator Claudius Dönemi’nde M.S. 43/44 yılında kurulan Lycia Eyaleti’nin başkenti Patara’ya ondan sonra gelen İmparator Nero tarafından dikilen Patara Feneri de, aynı amaca hizmet ediyordu. Böylece bu yeni eyalette Roma, siyasi, ekonomik ve askeri gücünü tüm zamanlar için sergileme fırsatı bulmuştu."

Dağlarca'nın ifadeleri ile "deniz savaşlarına, yaşlı korsanlara, uçan dalgalara, uyuyan rüzgâra" bakan, "saçlarında tuz kokan, ölü kokan bir serinlik, yüzünde bir fırtına tadı" ile yüzlerce yıl aynı yerde, sabırla duran bu fener, bir gün gözleyemez olmuş enginleri. Rodos Depremi, 1481 yılında yeryüzünü sarsarken, yaşlı fener yorgun bedenini döven tsunaminin de etkisi ile son kez bakmış Akdeniz'e. Bu tarihten sonra da Patara'daki yapıların ortak kaderini paylaşarak, yaklaşık 500 yıl boyunca kum tepelerinin altında yeniden ayağa kalkacağı günleri beklemiş. Metin Altıok'un dizelerini sayıklamış sessizce:

"Ufkum puslu karanlık; / Tayfa çığlıklarıyla dolu / Günlerim gecelerim. / Başım önüme eğik, / Öyle dimdik değilim. / Tozlu merdivenlerimden / Kendimi içten içe / Bir çıkar bir inerim. // Ben batık bir geminin / Metruk deniz feneriyim. / Gömüldüğünü gördüm / Denize bir serenin, / çırpınışını yırtık yelkenlerin."


----------- 

Tek tek dijital
kopyaları oluşturuldu

Fenerin yeniden ayağa kaldırılışı, uzun, meşakkatli, ilginç bir öykü. Kazı çalışmaları 2004 yılında başlıyor. 2005 yılının sonunda bitiriliyor. Bu süreçte fenere ait büyüklü küçüklü yaklaşık 2500 taş sistemli bir biçimde kaldırılıyor. Tek tek nerede bulundukları işaretleniyor. Ardından yerlerine göre "taş tarla"sında sıralanıyor. Taşlar, restorasyon ve yeniden inşa süreci başlayana dek bu şekilde bekledikten sonra, fenerin yanı başında kurulan "taş hastanesi"ne alınıyor. Burada önce temizlik, ardından mikro enjeksiyon ile güçlendirme ve gerekiyorsa taş birleştirme işlemleri yapılıyor. Tek tek taranan taşların dijital kopyaları çıkarılıyor, her taş için bir künye, bir kimlik oluşturuluyor. Böylece taşlar dijital kütüphanede tasnifleniyor. Bu taşlardan bazıları, yeniden inşa için elverişli bulunmadığı için eleniyor. Uygulamadan önce fener, taşların dijital kopyaları ile modelleniyor. Hangi taşın nerede kullanılacağı tespit edilerek fener bilgisayar ortamında üç boyutlu olarak taş taş yeniden örülüyor.

Peki taşların yerleri nasıl bulundu? Havva Hoca, fenerin hiçbir taşının bir diğeri ile aynı boyut, form ve derinliğe sahip olmadığını, taşların kullanıldıkları yer ve işlevlerine göre 10 kategoride toplanabildiğini belirterek "Dolayısı ile bir taşın ya yerini buluyorsunuz ya buluyorsunuz" diyor.

Tüm bu sürecinde sonunda 2021 Ağustos'unda ilk taş yerine konuluyor. Bugün artık fenerin tamamlanması için gün sayılıyor. Yani Patara Deniz Feneri, artık "batık bir geminin metruk deniz feneri" değil. Eski görkemli duruşu ile yeniden önünde uzayıp giden denizi selamlıyor.

 

-----

Orijinal taşlara benzetildi
ancak ayırt edilmesi sağlandı

Yeniden inşa sırasında kullanılamayacak durumda olan ya da bulunamayan taşlar yerine yine aynı bölgeden çıkarılan yeni taşlar kullanılmış. Bu taşlar, eski taşlarla yan yana geldiğinde "dama efekti" oluşturmaması için murçlama ile orijinallerine benzetilmiş. Bu şekilde gözü rahatsız etmeyen bir restorasyon estetiği oluşturulmuş ancak yine de yeni taşlar, eskilerinden ayırt edilebilecek şekilde hazırlanmış.

Fenerde orijinal parça oranı çok yüksek. Üst yapı hariç yalnızca yüzde sekiz oranında yeni taş var. En üst bölümden düşen taşların daha fazla parçalanıp yok olması nedeniyle bu oran üst yapıyla birlikte yüzde 18 civarına çıkıyor.

----


Nasıl aydınlatılıyordu?

Havva Hoca, fenerde zeytinyağı kullanılarak ateş yakıldığını belirtiyor. İskenderiye Deniz Feneri'nin de bu şekilde aydınlatıldığını, yansıtma için de aynaların kullanıldığını belirten antik kaynaklar olduğunu kaydederek şunları söylüyor: "Fenerde ateş yakmak için tonlarca ağacın yukarıya çıkarılması, depolanabilmesi mümkün değil. Metal strüktürle ayakta durabilen büyük fitiller yakılmış olmalı." Ancak aydınlatma sistemine dair maddi bir buluntu yok.

 

Milliyet Arkeoloji, 37 (Mayıs 2024)

24 Haziran 2024 Pazartesi

Bu da müziğin şâhıdır!

 "Sen İstanbul şâhısın / O da Galata şâhıdır"... II. Mehmed'in şiiri, asırlar sonra Çağlar Fidan'ın notaları ve sesi ile buluştu; ortaya müziğin "şâh"ı çıktı


Bir şehri tanımanın, keşfetmenin, gerçek mânâsı ile hâkim olmanın en iyi yolu yürümektir. Hele de bu şehir, İstanbul gibi her sokağında, her köşesinde sizi ilginç bir karşılaşmanın beklediği bir şehirse... İstanbul'da çok büyük bir keyifle –bir Orhan Pamuk romanındaymışım gibi- amaçsızca yürürüm sık sık. Yine böyle bir anda, İstiklâl'den yürüyerek Eminönü'ne vardığımda büyük bir sürpriz karşıladı beni. Fakat bu kez görebildiğim değil, kulaklığımdan duyabildiğim bir sürpriz. Uygulamada şarkılar arasında dolaşırken fark edip ilk kez dinlediğim bir şarkı...

Kısa bir kanun sesi ve ardından "Sen İstanbul şahısın" sözleri... Fatih Sultan Mehmed'in daha doğru bir ifade ile "Avnî"nin bir şiirinden tanıyordum bu dizeleri. "Sen İstanbul şâhısın." İstanbul, bu mısraı yazan Sultan Mehmed'in yaşadığı ve ondan sonra yaşanacak yüzyıllar boyunca tam da ayağımı bastığım bu tarihi yarımadayı kapsıyordu yalnızca. Ve şarkı devam ediyordu: "O da Galata şâhıdır". Galata yani az önce geldiğim, tam karşımda duran, "İstanbul" olmayan o "öteki" yer. İstanbul bu kez, yaklaşık 600 yıl öncesinden bugüne uzanan bir sürprizle karşımdaydı.

Bu şarkıyı ilk kez dinliyordum ama şarkının sahibi tanıdıktı. Son birkaç yıldır çok severek dinlediğim Çağlar Fidan'ın, o gün yayımlanmış yeni bir şarkısıydı bu: Sevgililer Çağı'na Bir Şarkı. Sultan Mehmed'in sözleri, yüzlerce yıl sonra notalarla birleşmiş, ortaya dinlerken beni mest eden, defalarca başa sardığım harikulade bir eser çıkmıştı. İstanbul gibi bir şeydi bu; hem yeni hem de çok eski.

Yakından bir bakış

Şarkının açılışındaki mısra, aslında şiirin son mısraıydı. Şarkı, bu güçlü şiirin ilk beyti ile devam etti: "Bir güneş yüzlü melek gördüm ki âlem mâhıdır / O kara sümbülleri âşıklarının âhıdır." Avnî, ilk mısrada "melek" dediği sevgilinin yüzünü güneşe benzetiyor ve âlemin ay gibi ışığını ondan aldığını söylüyor. İkinci mısrada, yine divan şiirinin çok tipik bir benzetmesi ile sevgilinin yüzüne sarkan zülüfler, saç lüleleri, sümbüle benzetiliyor. Ancak bu zülüfler, aynı zamanda ona âşık olanların bağrından duman gibi yükselen "ah"lardır. Şiirden "âlemin sevgilinin ışığını ay gibi yansıttığı" anlamı çıktığı gibi “sevgilinin yüzünün ay gibi parladığı” anlamı da çıkar. Bu durumda burada Avnî’nin kelimelerle çizdiği hayal; çevresi âşıkların "ah" dumanları yani siyah bulutlar ile kaplanmış bir dolunaydır.

Şarkı, şiirin iki beytini atlayıp o muhteşem mısralara varıyor: "Gamzesi öldürdüğüne lebleri cân verir / Varsa o rûh-bahşın dini İsa râhıdır" Sevgili, gamzesi (ki divan şiirinde çoğu zaman bir ok gibidir) yani bir bakışı ile öldürdüğü kimseye, dudakları ile öperek ya da güzel bir söz söyleyerek can bağışlar, onu diriltir. Ölüleri diriltmenin ise Hz. İsa'nın mucizelerinden biri olduğuna inanılır. O yüzden Avnî, bu benzetmeyi bir sonraki mısra ile de bağlıyor: Varsa o ruh bahşeden güzelin dini, İsa'nın yoludur. Tıpkı onun gibi ölülere can verir.

Divan şiirinde sevgilinin bir Hristiyan olarak anlatılması da yaygın bir unsurdur. Avnî şarkının açılışında ve şiirin sonunda yer alan mısra ile (diğer mısralarda da ayrıca yine buna ilişkin göndermeler var) bunu daha da pekiştirir: "Avnîyâ kılma gümân kim sana râm ola nigâr / Sen Sitanbul şâhısın, ol Kalata şâhıdır" Şair, ey Avnî diyerek kendisine sesleniyor burada. Sesleniyor seslenmesine de ne dediği konusunda benim şüphem var. Muhammet Nur Doğan, Fâtih Divânı ve Şerhi'nde bu dizeyi "Gönül verdiğin güzelin sana râm olacağını asla umma" diye çeviriyor; "Çünkü sen, (nihayetinde) İstanbul’un şahısın; o ise (güzellik ülkesinin başkenti olan ve içinde, cennet gibi, hurilerin dolaştığı) Galata’nın padişahıdır." Doğan "Galata'nın gayr-i müslimlerin yaşadığı bir semt olduğunu" hatırlatarak "Avnî'ye göre içerisinde dolaşan huri gibi güzellerle Galata’yı görenlerin, Firdevs cennetine gönül vermez olduğunu, şairin beyitte sevgilinin padişah olduğu Galata ile kendisinin padişah olduğu İstanbul’u karşılaştırdığını, Galata’yı üstün görerek oranın padişahı olan sevgilinin, İstanbul’un padişahı olan kendisine baş eğmeyeceğini düşündüğünü" söylüyor. Ancak "kılma gümân kim sana râm ola nigâr" ifadesini "o güzelin sana boyun eğeceğinden şüphe etme" olarak anlamak da mümkün gibi görünüyor. Yine de divan şiirinde "mutlu aşk" olmadığını, aslolanın âşığın sıkıntı çekmesi olduğunu düşünürsek sevgilinin boyun eğmemesi, bu geleneğe daha uygun düşüyor.

Şarkı burada bitiyor ama ben tekrar tuşuna basıyor, yarımadada kalabalıkların içinde yürümeye devam ediyorum: "Sen İstanbul şâhısın, o da Galata şâhıdır"...

 

************

Suriçi'nden sekiz manzara

Bu şarkı aslında Çağlar Fidan'ın eylül ayında çıkaracağı albümün son şarkısı imiş. Fidan’ın ilk stüdyo albümü “Intra Muros Istanbul” (Lat. “intra muros”: duvarlar içinde), sekiz şarkıyla Suriçi İstanbul'undan sekiz fragman sunacak. Şarkılardan her biri Osmanlı ve Cumhuriyet dönemi Suriçi'nden bir mekâna veya karaktere referansta bulunuyormuş. Albümde Sevgililer Çağı'na Bir Şarkı'nın dışında örneğin 1847’de Kumkapı’da doğmuş Ermeni müzisyen Udi Afet’in şarkısı, 1600’lü yıllarda Sultan İbrahim’in huzurunda oynanılan raksın müziği, 19. yüzyılın ortalarında Çapa’da “Acem’in Evi” adlı bir randevu evinde çalışan bir yosma için bestelenmiş bir şarkı da var. Albümde solo performansların yanı sıra bir kuartet ve iki düet bulunuyor. Bu şarkılarda Fidan’a Asineth Fotini Kokkala (kanun), Erhan Bayram (İstanbul kemençesi), Nikos Papageorgiou (lavta) ve Muaz Ceyhan (yaylı tanbur) eşlik ediyor. Heyecanla eylül ayını bekliyoruz.





(Milliyet Arkeoloji, 38) Haziran 2024

5 Şubat 2024 Pazartesi

Antakya: Bir Hafıza Kaybı

Hatay, depremden en çok etkilenen şehirlerin başında geliyor. Özellikle Antakya, bu büyük depremde yitip giden canların, yıkılan konutların ötesinde, bir “hafıza” kaybı da yaşıyor. Şehrin birçok simgesi bugün ayakta değil. Kaybolan, boşalan mekânla birlikte geçmiş zaman da siliniyor; hatıralar ve tarih, bir enkaza dönüşüyor. Tarih, Antakya’da şimdi varlığı ile değil yokluğu ile hatırlanıyor.



6 Eylül 2023 Çarşamba

Taşlardan Dijitale Harflerin Yolculuğu



Kelimelerle onların işaret ettikleri nesneler arasındaki ilişki keyfîdir. "Fokur fokur" kaynayan ya da "şırıl şırıl" akan suda, "miyav"layan kedide, "vızıl"dayan arıda olduğu gibi yansıma (onomatopik) bir sözcükten bahsetmiyorsak; örneğin masaya neden "masa", taşa neden "taş" dediğimizin yanıtı yoktur. Fakat sözden yazıya geçtiğimizde iş değişiyor. Çünkü yazının tarihi resimle başlar. Resim ise nesnenin temsilidir. Fenike alfabesinin, Mısır hiyerogliflerindeki "öküz başı" tasvirinden türeyen ilk harfi "alef"ten bu yana, ses ile onun işareti olan harf arasında bir ilişki olduğu muhakkak. Üstelik yazı, bugün resim olmaktan çıksa da nihayetinde grafiktir. Grafik temsil ettiği şeyin dışında kendisine ait bir anlam daha taşır. Bir yazıya baktığımızda yalnızca harflerden oluşan kelimeleri değil, grafiğin içerdiği anlamı, etkiyi de görürüz. 

Yazının görsel anlamı, yazının bulunduğu taşıyıcı ortam, yazının bu ortamdaki dizimi ve elbette yazı tipi yani font gibi ögelere bağlı olarak gelişiyor. Metnin semantik mesajı, yazının görsel mesajıyla birbirini tamamladığında şüphesiz anlam ve etki güçleniyor. Bir metni, bulunduğu ortam, harflerin büyüklüğü ve tipinden bağımsız olarak başka bir ortama aktardığımızda bir şeyler eksiliyor. Bir metnin, onu asıl yerinde ve şeklinde gören kişideki etkisinin, orijinal "şekli" taşımayan "alıntısı"nı gören kişideki etkisi ile aynı olduğu söylenemez. Metin, anlamı ve tasarımı ile bir bütündür.

Antik kentlerde gördüğümüz yazıtlar da; kullanılan alfabe, yazı tipi, bulunduğu yer, hatta yazının ve üzerine nakşedildiği taşın büyüklüğü gibi bilgilerle birlikte, bize metnin manasından fazlasını anlatır. Harflerin tipi, metnin tarihinin belirlenmesi açısından da anlamlıdır. 


2200 yıllık yazıtlar

Ses, yazı ve metin üzerine yıllardır okuyup düşündüğüm bu meseleleri bana tekrar ve yeni bir bağlamda hatırlatan, tipografi ve tasarım eğitmeni Onur Yazıcıgil'in Pergamon (Bergama) Antik Kenti’ndeki yazıtları inceleyerek o dönemlerde zanaatkârların mermere işlediği harfleri dijitalleştirip bir font haline getirdiği projesi oldu. 

Yazıcıgil, "Pergamon: Yunan Harfli Bir Yazı Tipi Tasarımı" ismiyle bir kitap haline de getirilen projesi ilgili keyifli ve ufuk açıcı bir açık ders gerçekleştirerek çalışmanın detaylarına ilişkin bir sunum yaptı. Proje, Yazıcıgil'in, 13 Eylül-6 Ekim 2022 tarihlerinde Gate 27 Ayvalık Konuk Sanatçı Programı'nda ağırlandığı sürede geliştirilmiş. Onur Yazıcıgil, projenin nihai amacını "Yaklaşık 2200 yıl önce taş üzerine oyularak oluşturulmuş harfleri dijital ortama taşıyıp günümüz bağlamında işlevsel bir hâl kazandırarak onlara yeni bir soluk getirmek" olarak açıklıyor. Projenin pratikteki eylemi ise "Yunan harfli tipografik tasarım yapan tasarımcılara bu harflerin kökenlerini keşfedebilecekleri ve yeni tipografik bağlamlar kurabilecekleri bir tasarım aracı" oluşturmak. Tabii "arkeoloji öğrencilerine harf biçimlerini önceden çalışma imkânı vererek saha çalışması öncesi dil eğitimlerine katkı sağlamak" da projenin muhtemel sonuçlarından biri olarak karşımıza çıkıyor. Yazıcıgil, bu noktada kendi öğrenme pratiğinden yola çıkarak Arap harfli Osmanlı Türkçesi metinlerini okumayı öğrenirken matbu olarak gördüğü harf biçimleri ile el yazısı arasındaki devasa farkı örnek gösteriyor.

Çalışmanın safhaları


Peki bu fontlar, taştan dijitale nasıl geçti? Onur Yazıcıgil, çalışmasına Pergamon'da tutarlı bir font oluşturma imkânı veren harfleri arayarak başlamış. Bu arayışı sırasında daha çok Akropol ve Asklepion'da yer alan yazıtların uygun olduğunu belirlemiş. Yazıcıgil, farklı dönemlerde farklı zanaatkârların elinden çıkmış olsa da bu yazıtlardaki harflerin görsel dilinde ortaklıklar bulunduğunu vurguluyor. Söz konusu yazıtlardan, yazı tipine kaynaklık edecek 24 harflik bir grup seçilmiş ve ilk olarak harflerin izdüşümleri çizilmiş. Elbette elle ve farklı kişilerce kazınan harfleri oldukları gibi dijitale aktarıp bir yazı tipi haline getirmek mümkün değil. Tasarımcı, bu noktada her harfin kalınlığı ve okunabilirliği açısından düzenlemeler yapmış. Bazı harflerin varsayılan biçimi dışında, yazıtlarda görüldüğü için "alternatif biçimleri" de oluşturulmuş. 

Yazıtlarda harflerin yanı sıra semboller de tespit edilmiş ve bunlar da yazı tipine dahil edilmiş. Kalp şeklindeki yaprak ve üzüm salkımı da böylece Pergamon fontunun "emoji"leri olarak dijital ortama taşınmayı başarmışlar. 

Hitit çivi yazısı, Frig yazısı, Yunan, Arap, Süryani, Ermeni harfleri... Farklı dönemlerde, farklı bölgelerde tarihe not düşmek için değişik alfabelerin kullanıldığı Türkiye toprakları, benzer başka çalışmalar için de zengin bir kaynak sunuyor. Taşların üzerinde ya da tozlu raflarda uyuyan harfler, tekrar nefes almayı, bu sırada da bu toprakların velût tarihini bize bir kez daha hatırlatmayı bekliyor. 


-------

Bu alandaki ilk çalışma: Diogenes

Pergamon yazıtları üzerinden yapılan bu yazı tipi çalışması, alandaki ilk çalışma değil. 1996 yılında Christopher Stinehour tarafından dijital ortamda üretilen "Diogenes" yazı tipi, Antik Yunan epigrafisinin günümüzde kullanımı açısından bir ilki oluşturuyor. 1999 yılında Dan Carr, bu yazı tipini kurşun hurufat olarak yeniden yorumlamış ve ortaya 2003 yılında basılan "The Fragments of Parmenides" kitabı çıkmış. Böylece M.Ö. 6. yüzyılda yaşayan filozof Parmenides'in eserleri, yaklaşık 2600 yıl sonra, o dönemin harfleriyle bugüne taşınmış. Böylece içerik ve biçim, birbirini tam bir uyumla tamamlamış... Pergamon yazı tipinin kaynağı olan yazıtlar ile Diogenes yazı tipi oluşturulurken temel alınan yazıtlar arasında da yaklaşık 500 yıllık bir zaman dilimi var.


-------

Pergamon harfleri takıya dönüştü

Projenin bir diğer ayağı ise takılar... Esin Nalbantoğlu’nun tasarım atölyesi Emma Krafft’la yapılan iş birliğiyle Pergamon harfleri, bronz ve gümüş madenlerle üretilen takılara dönüştü. Yazıtlardaki üzüm salkımı motifinden ilham alınarak Türkçede "şarap gibi kadın" anlamına gelen çağdaş Yunanca ibarenin işlendiği bir bilezik ve yüzük tasarlandı. Böylece antik Yunancadan oluşturulan font, günümüz Yunancasına da aktarılmış oldu.


-------

Bilimsel ve sanatsal üretim mekânı

Gate 27, farklı pratiklerin araştırma ve üretim süreçlerini desteklemek ve disiplinler arası etkileşime zemin yaratmak amacıyla 2019’da kurulan uluslararası konuk sanatçı programı. Bu kapsamda Gate 27; sanatçı, araştırmacı ve akademisyenleri Yeniköy ve Ayvalık’taki mekânlarında ağırlıyor, katılımcılara dört ila 12 hafta boyunca fikirlerini üretime dönüştürebilecekleri sakin bir çalışma ortamı ve atölye mekânı sağlıyor.

------

Pergamon Antik Kenti

İzmir'in Bergama ilçesinde yer alan Pergamon Antik Kenti'nde yaşamın izleri M.Ö. 7. yüzyıla kadar gidiyor. M.Ö. 3. yüzyılda ise Pergamon, bir kent olmaktan çıkıp tarih sahnesinde "Pergamon Krallığı" olarak yerini alıyor. M.Ö. 2. yüzyılda bir zafer anıtı olarak yapılan ve bugün Berlin'de bulunan meşhur Zeus Sunağı'nın ev sahibi de Pergamon'dur. Sağlık Tanrısı Asklepios'a adanmış kutsal bir sağlık merkezinin de bulunduğu kent, M.Ö. 2. yüzyılda Roma hakimiyetine girmiş, bu dönemde de gelişimini sürdürmüştür. 


Milliyet Arkeoloj, 28 [Ağustos 2023]


26 Ağustos 2023 Cumartesi

Ve Sahne Tekrar Nysa'nın

 

1800 yaşındaki bir antik tiyatronun taş basamaklarında oturuyoruz. Arkamızda, tiyatronun da yaslandığı Mesogis (Aydın) Dağları. Karşımızda, sahne binasının üzerinden görülen, tarihi ve toprağı besleyen Maiandros'un (Menderes) kıvrıla kıvrıla ilerken suladığı bereketli topraklar. Yalnızca biraz sonra başlayacak ve bizi Anadolu tarihinde bir yolculuğa çıkaracak Ben Anadolu oyununu izlemeyeceğiz burada. Tarih de Nysa'da gözümüzün görebildiği her noktada, kalabalık oyuncu kadrosu ile karşımızda. Her köşesinde tarihin sahne aldığı Nysa Antik Kenti'nin Kazı Heyeti Başkanı Doç. Dr. Serdar Hakan Öztaner, oturduğumuz sıralarda asırlar önce oturanları çağırıyor zihinlerimize; "Ey Nysalılar" diye sesleniyor. Evet, o akşam, o taş basamaklarda otururken Nysalıyız. Mastauralı, Tralleisli, Magnesialıyız biz. Hititli, Efesli, Troyalıyız o akşam. Doğu Romalıyız, Osmanlı'yız. Çünkü birazdan sahnede söyleneceği gibi "'Biz' Anadolu'yuz".

Nysa Tiyatrosu'nda, önümüzde uzayan bu şehrin kuruluş sahnesini izleyelim önce. Günümüzden yaklaşık 2300 yıl öncesinde, Helenistik Dönem'de, M.Ö. 3. yüzyıldayız. Nysa'nın ya da adı her ne idi ise burada bulunan yerleşimin, bu dönemden önceki tarihine ilişkin elle tutulur bir bilgi bulunmuyor. Helenistik Dönem'den önce muhtemelen Anadolu'nun yerli halklarından Karialılara ait olan kentin Nysa'dan önceki ismi ise Athymbra. Kente ismini verdiğine inanılan Athymbros isimli efsanevi kahramanı, Nysa sikkelerinde de görüyoruz. Nysa'nın tarihsel kurucusu ise Büyük İskender'in komutanlarından I. Seleukos Nikator ya da oğlu Antiokhos. 

Persephone'nin öyküsü

M.Ö. 2. yüzyılın başlarında ortaya çıkan Nysa ismi ile ilgili en güzel ve en makul köken arayışı ise en bilindik mitlerden biri olan Persephone'nin hikâyesinde saklı. Tanrıların tanrısı Zeus ve bereket tanrıçası Demeter'in kızıdır Persephone. Bir gün Nysa Ovası'nda çiçek toplarken ova boydan boya yarılır ve yeraltındaki ölüler ülkesinin tanrısı Hades, buradan yeryüzüne çıkıp Persephone'yi kaçırır. Persephone'yi yeraltına götüren Hades, bir daha yeryüzüne çıkamamasına neden olan nardan ikram eder ona. Bu duruma çok üzülen Demeter'in yalvarıp yakarması ile Zeus, Persephone'nin yılın yarısını yeraltında, yarısını yeryüzünde geçirmesine karar verir. Mevsim dönümlerini açıklayan bir mittir bu. Doğanın uyandığı, toprağın canlandığı vakitler, Demeter yeryüzünde kızı ile birliktedir. Persephone'nin yeraltına dönüşü ile de doğa yeniden uykuya dalar. (Bu mitin Sümer'deki karşılığı da İnanna-Dumuzi mitidir. Meraklısı, Milliyet Arkeoloji'nin 4. sayısında yayımlanan yazıma göz atabilir.)

Bu mitin, kentle uyuştuğu nokta coğrafyacı Strabon'un -ki o da Amasyalı olmasıyla Anadolu'dan hemşehrimizdir- 1. yüzyılda yazdığı gibi Nysa'nın derin bir boğaz oluşturan bir dere ile ikiye ayrılmış olmasıdır. Nysa, "çift yakalı kent" unvanını da buradan alıyor. Tabii kenti böyle ortadan ikiye bölen, dev bir yarık oluşturan şey basit bir dere olamaz, bu ancak Hades'in ardında bıraktığı bir iz olmalı! Öyleyse Nysa Ovası da işte tam burasıdır. 

Hades'in atlı arabası ile Persephone'yi kaçırma sahnesine ilişkin betimleri, Nysa sikkelerinde de görüyoruz. Nysa Antik Kenti Kazı Ekibi de sikkelerdeki bu tasvirlerden birini logo olarak kullanarak bu kültü günümüze taşıyor. Hades-Persephone efsanesinin bir diğer ismi olan Plouton-Kore adına Nysa yakınlarında bir kutsal alan da bulunuyor. Nysa Tiyatrosu'nun orijinalleri (ne yazık ki birkaç parçası çalındığı için) Aydın Arkeoloji Müzesi'ne taşınan podyum frizlerinde de bu mite ilişkin sahneler yer alıyor. 

Dionysos'un büyüdüğü yer

Nysalıların, sahiplendikleri tek mit bu değil. Şarap tanrısı Dionysos da kent için çok önemli. Coşkun festivalleri ile öne çıkan Dionysos'u sahiplenen birçok kent var. Bunda bu dini festivallerin ticari yönleri göz ardı edilemez şüphesiz. (Dionysos'a büyük önem verilen kentlerden Teos Antik Kenti de Milliyet Arkeoloji'nin 16. sayısında kapak konumuzdu. Dionysos hakkında ayrıntılı bir yazı da 7. sayımızda yer alıyor.) Tanrının isminin Nysa'dan türediğine ilişkin görüşler var. Öyküsü ise şöyledir: Zeus, Semele ile birlikteliğinden doğan Dionysos'u Hera'nın hışmından korumak ister. Dionysos'u Nysa Dağı'ndaki Nymphe'lere emanet eder ve tanrı burada büyür. Azra Erhat'a göre Nysa adı Olympos ve İda gibi yüksek dağlara verilen genel bir ad olsa gerektir. Ancak kentlerine bu ismi vererek kentin tarihsel geçmişini mitolojiyle zenginleştiren Nysalıları niye karşımıza alalım ki? Bu kente ayak basan birinin, Dionysos'un bu güzel kentte, bu cömert topraklarda büyüdüğünden şüphe etmesi için bir sebep yok! Üstelik de Strabon'un dediği gibi adına "Aromeus" denilen en iyi Mesogites şarabı da burada üretilirken...

Persephone-Hades kültü gibi Dionysos kültü de Nysa tiyatrosunun podyum frizlerine yansımış. Kabartmalarda bebek Dionysos'un Nymphe'lere verilmesini, Nympheler tarafından emzirilmesini, çocuk Dionysos'un banyo sahnesini görebiliyoruz. Kentte bir Dionysos Tapınağı bulunamamış ancak Dionysos'la ilgili çeşitli yazıtlara rastlanıyor. 

Kenti anlatan tiyatro

Nysa özellikle Roma Dönemi'nde gelişmiş. Bugün kentte gördüğümüz birçok kamu yapısı Roma'dan armağan. Nysalılar gibi oturma sıralarına yerleştiğimiz tiyatro da Helenistik Dönem'de inşa edilse de Roma Dönemi'nde büyük değişiklikler geçirmiş. Tiyatro, kenti ikiye bölen derenin batı tarafında, bir yamaca yaslanıyor. Yaklaşık 10 bin kişilik bir kapasitesi var. Kazı Başkanı Öztaner, -yukarıda bahsi geçen- sahne binasındaki podyum frizlerinin Nysalıların kültlerini, topografyasını anlatması açısından çok önemli olduğunu vurguluyor. Tiyatroya gelenler, burada Dionysos ve Persephone kabartmalarının yanı sıra nehir tanrısı Maiandros'u, Mesogis dağ tanrısını, su perilerini; yani bölgeye bolluk ve bereket getiren Menderes'i, Mesogis Dağlarından doğarak Menderes'i besleyen dereleri de izliyor. 

Theogamia Şenlikleri de anlatılır podyum frizlerinde. Bu şenlikler de Nysa için önemlidir. Kente yaklaşık üç km uzaklıkta bulunan Akharaka'daki (Salavatlı köyü) Plouton-Kore Tapınağı'nda her yıl düzenlenen şenlikte tanrı çiftin kutsal evliliği kutlanır. Kabartmalarda anlatıldığı gibi şenlikler kapsamında bir boğa da kurban edilir. Ancak bildiğimiz türden bir kurban ediş değildir bu. Kentteki gymnasion'dan (okul) çıkan gençler, boğayı kutsal alandaki Kharonion Mağarası'na götürür. İçinde zehirli gazların bulunduğu bu mağaraya bırakılan boğa birkaç adım attıktan sonra düşüp ölür. 

Bugün tiyatroda otururken karşımızda duran sahne binası, yalnızca birkaç yıldır ayakta. Son evresinde üç katlı olan bu yapıyla ilgili 1999 yılında başlayan çalışmalarda, şu an Teos Antik Kenti'nde Kazı Başkanlığı görevini sürdüren Prof. Dr. Musa Kadıoğlu'nun doktora çalışması dönüm noktasını oluşturuyor. 2019 yılında somut olarak başlanan sahne binasının birinci katını ayağa kaldırma çalışmaları, 2021 yılında nihayete eriyor. Böylece Nysa Tiyatrosu'nda Ben Anadolu'yu izlerken, Nysalıları daha iyi anlayabiliyor, yapıyı daha iyi algılayabiliyoruz. 

40 bin kişilik stadion

Şimdi bakışlarımızı tiyatrodan uzaklaştırıyoruz. Tiyatronun hemen önünde, kentin en dikkat çekici yapılarından biri uzanıyor boylu boyunca. Nysa'yı ikiye bölen dere yatağında inşa edilmiş, Roma'nın mimarlık ve mühendislikteki başarısını yansıtan U planlı bir yapı: 248x93 metre ölçülerinde, 40 bin kişilik bir stadion. Bu rakamlar, bugün az bir kısmını görebildiğimiz bu yapının, Anadolu'nun en büyük stadionlarından biri olduğu anlamına geliyor.

Üç köprü

Peki, ortadan ikiye bölünmüş bu kentin iki yakası nasıl bir araya geliyordu? Yukarıda bahsettiğim stadion, üç köprü ve bir tünelle... Köprülerden biri M.Ö. 1. yüzyıla tarihleniyor ki Strabon da bu köprüyü kayda geçirmiş. Ancak üç köprü de depremlerden sonraki imar faaliyetleri kapsamında Roma Dönemi'nde, M.S. 2. yüzyılda yenilenmiş. Yani bugün bizim gördüğümüz köprü ile Strabon'un bahsettiği köprü aynı değil. Köprülerden tiyatroya yakın olanı, 64 metre uzunluğunda ve 6.5 metre genişliğinde. Stadion'un kuzeyindeki köprü ise yaklaşık 70 metre uzunluğunda ve 7.5 metre genişliğinde. Stadion'un güney ucundaki köprü de yaklaşık 63 metre uzunluğunda ve 6.8 metre genişliğinde. 

Nysalı bir mimar

Kentte dereyle bağlantılı olarak inşa edilen bir diğer yapı da tünel. Sıcak bir yaz günü kenti gezerken bizim için serinletici işlevi ile öne çıksa da o zamanlar altından sular akıyor -kışın bu işlevi sürüyormuş- ve kanalizasyon hatları için de kolektör görevi görüyordu. Böylece sular tünel aracılığı ile tahliye ediliyordu. Ayrıca üzerinden geçilerek iki yaka arasında gidip gelmeyi sağlıyordu. Bugün köprüler ayakta değil ancak 81 metresi günümüze sağlam olarak ulaşan tünelin üzerinden iki yaka arasında geçiş yapılabiliyor. Tünelde, Nysa'yı ziyaret edenleri ilginç bir detay da bekliyor. Kuzeyden güneye ilerlerken sağ tarafta kalan taş blokun üzerinde bir yazıt bulunuyor. Yazıtta "Praylos'un işi/eseri buraya kadar" ifadesi yer alıyor. Altında muhtemelen tüneli sembolize eden "ters u" şeklinde bir işaret var. Bu işaret, taşlar üzerinde 21 metre boyunca tekrar ediyor. M.S. 3. yüzyıla tarihlenen bu yazıt, bu bölümün mimar/taş ustası Praylos tarafından onarıldığı ya da yapıldığını gösteriyor. 

Işıklar sönerken

Helenistik Dönem'den Roma'ya, oradan Bizans'a uzanıyor Nysa. Nysa'da coğrafyamızın değişmez yazgısı depremler perdeyi bir süreliğine kapatıyor. 7. yüzyılda büyük bir depremle sarsılıyor kent. 9. yüzyıla kadar uzunca bir uyku... Sonra 12-13. yüzyıla kadar yeniden yaşam görünüyor kentte. Fakat bu dönem, perdenin son açılışıdır. 13. yüzyılda bölgenin Türklerin hakimiyetine geçmesi ile Nysa, bu kez çok uzun bir uykuya dalar. Yeniden sahneye çıkışı, 17. yüzyılda Avrupalı seyyahların kenti ziyareti ile başlar. 1811 yılında kenti ziyaret eden İngiliz mimar Robert Cockerell de Nysa'nın görkemini aktarır ve kentte yaşayan tek kişinin, tiyatronun kemerlerinde kendine bir barınak yapan çoban olduğundan bahseder. 20. yüzyılda başlayan arkeolojik kazılarla kentte yeni bir perde açılır. 1990 yılından bu yana da araştırmalar, Ankara Üniversitesi Dil ve Tarih-Coğrafya Fakültesi tarafından yürütülüyor. Nysa, eğitim ve kültür kenti kimliği ile yeniden canlanıyor. 

Nysa Tiyatrosu'ndan, önümüzde uzayan şehrin tarih sahnesindeki yolculuğunu seyrettik. Sahnede ışıklar şimdilik sönüyor. Ama oyun bitmiyor. Ne de olsa "Zamanımız binlerce yıl, sahnemiz bütün Anadolu."


......

Odysseia'nın bulunduğu kütüphane

Kazı Başkanı Hakan Hoca'nın Nysa ile ilgili vurguladığı niteliklerden biri de "eğitim ve kültür" kenti olması. Bu konuda kentteki yapılardan kütüphane ve gymnasion öne çıkıyor. Kütüphanenin bulunduğu arazideki ilk yapılaşma Helenistik Dönem'e tarihleniyor. İkinci inşa evresi ise yaklaşık olarak M.S. 130 yılında. Kütüphanenin avlusunda bir lahit de bulunmuş. Lahit de ikinci evreye tarihleniyor. Lahdin içerisinde 18-22 yaşlarında bir erkeğe ve 25-40 yaşlarında bir kadına ait kemikler ele geçmiş. DNA sonuçları bu iki kişinin akraba, muhtemelen de anne-oğul ya da kardeş olduğunu söylüyor. Lahdin, kütüphaneyi yaptıran hayırsevere ait olduğu düşünülüyor. Ancak buna dair bir yazıt yok. Antik kaynaklarda Nysa Kütüphanesi'nden Homeros'un Odysseia'sının bir varyantının yer aldığı üç kütüphaneden biri olarak bahsediliyor. Burasının arşiv binası ve mahkeme gibi işlevlere de sahip olduğu değerlendiriliyor. 

...

Eğitim kenti

Nysa, coğrafyacı Strabon'un eğitim aldığı kent olarak da öne çıkıyor. M.Ö. 2. yüzyılda yaşayan filozof Apollonios'un da Nysa'da eğitim alan kişilerden biri olduğu biliniyor. Felsefe, gramer gibi derslerin verildiği kentte ismi bilinen eğitimciler de var. Strabon'un da eğitim aldığı Aristodemos'un yaşamını Homeros çalışmalarına vakfettiği belirtiliyor.
Eğitim deyince akla şüphesiz gymnasion geliyor. M.S. 2. yüzyılın ortalarında inşa edilen yapı, atletizm faaliyetlerinin yanı sıra eğitim için de kullanılmış. Daha önce de bahsi geçtiği üzere Strabon, Theogamia Şenlikleri'nde kurban edilecek boğanın öğle vakti gymnasion'dan çıkan gençler tarafından götürüldüğünü anlatır.

.....

Sütunlu Cadde

Kentin en geniş ve anıtsal mimariye sahip ana caddesi olan Sütunlu Cadde'de, caddenin iki kenarında sıralanan dükkanlara ve işliklere ait duvarlar arasındaki genişlik 11.5 metre. Caddede sütun aralarına yerleştirilmiş, Nysalı önemli kişilerin, hayırseverlerin onurlandırma yazıtları da bulunmuş. Yazıtlar Nysa'daki sosyal yaşama ve imar faaliyetlerine ilişkin önemli bilgiler sunuyor. Caddenin M.S. 2. yüzyılın ikinci yarısında inşa edildiği düşünülüyor. Caddenin M.S 7. yüzyılın başlarına kadar yoğun olarak kullanıldığı saptanmış. Birkaç kez depremlerde yıkılan ve onarılan cadde 7. yüzyılın ilk yarısındaki depremlerden sonra kaderine terk edilmiş. Ancak toprak altında kalsa da muhtemelen köprüye giden güzergah olarak caddenin üzerinden geçilmeye devam edilmiş. 


NOT: Bu yazıda, Kazı Başkanı Doç. Dr. Hakan Öztaner'in editörlüğünde hazırlanan ve İş Bankası Kültür Yayınları'ndan çıkan Çift Yakalı Kent Nysa kitabından yararlanılmıştır. Ayrıntılı bilgiler ve kaynaklar için kitaba göz atılabilir. 


Milliyet Arkeoloji, 27 (Temmuz 2023)


10 Temmuz 2023 Pazartesi

İstanbul Ansiklopedisi: Ansiklopedi Değil Rengârenk Bir Âlem

"Yedi kapılı Teb şehrini kuran kim?
Kitaplar yalnız kralların adını yazar.
Yoksa kayaları taşıyan krallar mı?
Bir de Babil varmış boyuna yıkılan,
kim yapmış Babil’i her seferinde?
Yapı işçileri hangi evinde oturmuşlar
altınlar içinde yüzen Lima’nın?
Ne oldular dersin duvarcılar
Çin Seddi bitince?"

(Bertolt Brecht'in "Okumuş Bir İşçi Soruyor" şiirinden)



Reşad Ekrem Koçu'nun İstanbul Ansiklopedisi, yalnızca varlığı ile değil yokluğu ile de bir efsane... Hatta bu yokluk, şüphesiz ansiklopedinin değerini artıran, hikâyesini zenginleştiren bir öge oldu yıllar boyu. Alfabetik sırayla fasikül fasikül yayımlanan ve Gökçınar maddesine kadar gelebilen İstanbul Ansiklopedisi’nin tasarım aşamasında kalan maddelerini şimdilerde bir sergi ile arşiv malzemeleri üzerinden görmek mümkün. Salt Galata’daki sergi, klasik bir ansiklopedinin çok dışında ve üzerinde bir metin olan İstanbul Ansiklopedisi’nin zengin ve çok renkli dünyasına dalmak için güzel bir imkân sunuyor. 

Tarihçi-yazar Reşad Ekrem Koçu, 1940 yılında kendi deyimi ile “İstanbul’un kütüğünü” kayıt altına alacak bir ansiklopedi çıkarmaya karar verir. Adına aldanmayın. Bu ne üslubu ne de içeriği ile “ansiklopedi” denildiğinde akla gelen şey değildir. İstanbul’un -her anlamda- “alt”ını “üst”üne getiren bu metin, ansiklopedi kavramını da alt üst eder. İstanbul Ansiklopedisi, ansiklopedinin renksiz, kuru, resmî dilinden uzaktır ve bir ansiklopedide kendine asla yer bulamayacak maddelerle doludur. 


Bu nasıl ansiklopedi?

Şüphesiz bir ansiklopedinin yayımlanması için ömrünü bu işe adamış bir Reşad Ekrem Koçu yetmiyor, işin “finansal” bir tarafı da var. 1940’ta fikri oluşan ansiklopedi, dört yıl sonra, Cemal Çaltı isimli bir tüccarın desteğiyle yayımlanmaya başlar. Bir ansiklopediden beklenebileceği üzere İstanbul’un saraylarını, konaklarını, camilerini, kiliselerini, devlet adamlarını, şairlerini, yazarlarını da anlatan İstanbul Ansiklopedisi’ne ruhunu veren asıl maddeler ise başkadır. İstanbul’un ayaktakımı, kabadayıları, tulumbacıları, sandalcıları, evsizleri, berduşları, köçekleri, çengileri, hırsızları, dilencileri, katilleri, büyücüleri, hippileri, meczupları, sarhoşları, aşk maceraları, ezcümle İstanbul’u İstanbul yapan her şey vardır bu ansiklopedide. Kenarda köşede kalmış, sözlü kültürde eksilip çoğalmış, İstanbul’u zenginleştiren ama resmî ve de pek ciddi tarihlerde görülemeyecek nice kişi ve vaka... Bir şehri, hele de İstanbul’u anlatmak için bundan daha iyi bir yol olabilir mi? 

 Reşad Ekrem Koçu

İstanbul’u saray pencerelerinden, konak merdivenlerinden değil sokaklardan bakarak anlatan Koçu’nun kaynakları da kendisinden önce yazılanlarla sınırlı değildir. Mesela bir gazete haberinden yola çıkıp namlı bir katilin, hırsızın peşine düşebilir, olayların tanıklarına ve öznelerine ulaşıp onları bizzat dinleyebilir.

İki veda 

İstanbul Ansiklopedisi’nin dilinde ve içeriğindeki zenginlik, ne yazık ki “kasa”ya yansımaz. Fasiküller ve fasiküllerden oluşan ciltler, bin bir zorlukla yayımlanmakta, maddi sıkıntılar Koçu’nun yakasını bırakmamaktadır. Bu uğurda babadan kalma köşkünü bile kaybeder. Gecikmelerle yayımlanan fasikül ve ciltler 1951 yılında basılamaz olur. 1958’de gerekli maddi kaynak bulununca sekizinci cilde kadar gelinir. Fakat 1973 yılında basılan 173. fasiküldeki Gökçeçınar maddesi, ansiklopedinin son maddesi olur ve İstanbul Ansiklopedisi 173 fasikül, 11 ciltle yayın hayatına veda eder. Ansiklopedinin mimarı Koçu da iki yıl sonra, geride yayımlanmamış maddelerin taslaklarından oluşan büyük bir arşiv bırakarak, 70 yaşında hayata veda edecektir. 

Kolektif bir metin

İstanbul Ansiklopedisi’nin nâmı, yayımlanmış ciltleri kadar -belki ondan daha fazla- eksik kalmış olmasından da ileri gelir. Ansiklopedi, yayımlanmaya başlanmasından bugüne geçen 79 yılda, bir efsane haline gelmiştir ve bunda tamamlanmamış olmasının payı büyüktür. Ancak bu yarım kalmışlığın İstanbul’un karakteri ile örtüşen bir yanı da var şüphesiz. İstanbul gibi taşı toprağı tarih olan ancak bir yandan da durmaksızın değişen bir kenti tüm tarihi ve kültürü ile ansiklopediye sığdırmaya çalışmak, büyük ve hızlı bir hareketi tek bir fotoğraf karesinde sabitlemeye çalışmak gibidir. Bu yüzden yarım kalmak da en çok İstanbul’la ilgili bir ansiklopediye yaraşır. 

İstanbul’un büyük değişimi, ansiklopedinin fasiküllerinde de “İstanbul Ansiklopedisi’nin Aziz Okuyucularından Bir Ricası” olarak yer bulur kendine: “İstanbul’un siması, Reşad Ekrem Koçu ve kendisine yardım eden arkadaşlarının günü gününe takip edemeyeceği bir süratle değişmektedir. Bazı yapıların ise izi tamamen kaybolmuş, yerinin tesbitinde büyük güçlükler çekilmektedir. Bu bakımdan İstanbul Ansiklopedisi okuyucularından bir ricada bulunuyor”... Bu rica, İstanbul’un yapıları ve kişileri hakkında okuyucuların da ansiklopediye katkı vermesine yöneliktir. Okuyucuların, fasikülde verilen bilgi fişlerine uygun biçimde, İstanbul’la ilgili kişi ya da yapılar hakkındaki notlarını iletmesi istenir. Bu bakımdan İstanbul Ansiklopedisi kolektif bir metindir ve diliyle içeriğini de göz önünde bulundurduğumuzda günümüzün internet sözlüklerine benzetmek yanlış olmayacaktır. 

“Başka Kayda Rastlanmadı”

Bir efsaneye dönüşen ve ansiklopediden ziyade tıpkı İstanbul gibi kendi başına bir âlem olan İstanbul Ansiklopedisi’ni şimdi bir belgeler havuzunda yüzerek keşfetmek mümkün. Salt’ın Kadir Has Üniversitesi iş birliğiyle 2018 yılından bu yana yürüttüğü Reşad Ekrem Koçu ve İstanbul Ansiklopedisi Arşivi çalışmaları, “Başka Kayda Rastlanmadı” ismiyle bir sergiye dönüştü. İsmini ansiklopedideki bazı maddelerin sonunda bulunan “hakkında başka kayda rastlanmadı” ifadesinden alan sergi, tasarım aşamasında kalan maddeleri; metin taslakları, gazete-dergi kupürleri, kolajlar, çizimler, mektuplar ve resmi yazışmalar ile ziyaretçilere açıyor. 

40 bin ögelik bir arşivden, serginin gerçekleştiği Salt’ın konumunu da dikkate alarak Galata odaklı bir seçimle sunulan belgeler ansiklopedinin yaratım sürecine ilişkin bir gözlem imkânı da sunuyor. Üstelik ziyaretçilerle İstanbul Ansiklopedisi’nin ilişkisi, tek taraflı bu imkân ile de sınırlı değil. Sergide, İstanbul Ansiklopedisi’nin okuyucularından istediği katkıya ortak olmak mümkün. Bilgi fişlerini doldurarak, İstanbul’dan kişi ya da yapılarla ilgili tarihe not düşebilir, bu bitmeyen ve hiç bitmeyecek ansiklopedinin parçası olabilirsiniz. 

Sergiyi hakkını vererek gezmek için ciddi bir zaman ayırmak gerekiyor. Bol belgeli bu sergiyi satır satır okumak hem bu âlemin derinliklerine dalabilmek hem de sergiden alacağınız keyfi artırmak için şart. Serginin eksiğinin ise video işlerinin azlığı olduğu söylenebilir. Bazı yer ve yapıları, arşivdeki tanım ve çizimlerine ek olarak bugünkü halleriyle birlikte göstermek, ansiklopedinin ve İstanbul’un ruhuna uygun bir fikir olurdu. Yine de “Başka Kayda Rastlanmadı”, arşiv malzemeleri ile önemli bir kapıyı aralıyor. O kapıdan girip çok renkli ve zengin bir dünyaya dalmak meraklılarına kalmış...



Milliyet Arkeoloji, 26 (Haziran 2023)

5 Ocak 2023 Perşembe

200 Yıl Öncesinin Okurlarından Selâm Var!


İstanbul’da 200 yıl önce kahramanlık hikâyelerinin anlatıldığı el yazması kitapları kimler, nerede, ne zaman okumuş, nasıl tepkiler vermişti? Bu soruların yanıtlarını, okurların sayfaların kenarlarına aldıkları notlardan öğrenebiliyoruz...

Sahaflardan aldığımız kitapları özel kılan şeylerden biri de bizden önceki okurların kitaplarda bıraktıkları izler; altı çizilen satırlar, sayfalara yazılan notlardır. Peki ya 18-19. yüzyıllardan okur notlarıyla karşılaşmak? Şüphesiz çok daha heyecan verici...

Dr. Elif Sezer Aydınlı, doktora tezinde Hamzanâme ve Ebu Müslimnâme türündeki hikâyelerin el yazmalarındaki okur notlarını inceledi. Hamzanâme Hz. Hamza’nın; Ebu Müslimnâme de Emevîlere karşı ayaklanan ve Abbâsî iktidarının önünü açan Ebu Müslim'in kahramanlıklarını konu ediniyor. Anonim olarak üretilen bu hikâyeler Arapçadan Malaycaya farklı dillerde yazılmış ve geniş bir coğrafyada Müslüman toplumlar tarafından uzun yıllar boyunca sevilerek okunmuş. 

Aydınlı'nın incelediği, 18-19. yüzyıllarda üretilmiş ve okunmuş 200 yazmada binlerce okur notu bulunuyor. Bu yazmaların genellikle İstanbul'da, nadiren de Bursa ve Edirne'de okunduklarını anlıyoruz notlardan. 

Oğuz Atay, "Demiryolu Hikâyecileri-Bir Rüya" adlı öyküsünün sonunda "Ben buradayım sevgili okuyucum, sen neredesin acaba?" diye soruyordu. Bu anonim hikâyelerin asırlar öncesindeki okurları da gelecekteki okurlara sesleniyor sanki: "Biz buradayız sevgili okuyucu, sen neredesin acaba?"

Yazmalardaki okur notlarının detaylarını Elif Sezer Aydınlı ile konuştuk...



Zeugma: "İki Cihan Âresinde" Tarihi Taşla Dokumak


“Çalabım bir şâr yaratmış
İki cihân âresinde”

14-15. yüzyıllarda yaşamış olan Hacı Bayram Veli, şiirinde “tanrının iki dünyanın arasında yarattığı bir şehirden” bahsediyor. Cemal Kafadar, hem fiziksel hem kültürel olarak İslam ve Bizans coğrafyası arasındaki bir uç mevkiinden doğan, kendisini hem Doğu Roma İmparatorluğu’nun vârisi hem de İslâm dünyasının önderi olarak gören Osmanlı İmparatorluğu’nun doğuşunu anlattığı kitabına, bu dizelerden ilhamla “İki Cihân Âresinde” ismini vermişti. Fırat’ın kıyısında bir Roma kenti olan, medeniyetlerin geçiş noktasında konumlanmış, farklı kültürlerin bir arada bulunduğu Zeugma için de bundan daha iyi bir “yer tarifi” olamaz. Öyleyse “İlhamını Hacı Bayram’dan aldım / Çaldımsa da mîrî malı çaldım” diyerek girelim söze: I. Seleukos Nikator bir kent kurmuş iki dünya arasında... 

Bugün Gaziantep’in Nizip ilçesi sınırlarında, Fırat Nehri’nin kıyısında yer alan “Zeugma” diye bildiğimiz kent, aslında M.Ö. 300 civarında Büyük İskender’in Makedon komutanı, Seleukos İmparatorluğu’nun kurucusu I. Seleukos tarafından nehrin iki yakasında karşılıklı iki kent olarak kurulur. Bu kentlere Seleukos ve eşi Apama’nın isimleri verilir: Fırat’ın batısında yer alan, bugün kalıntılarını görebildiğimiz Seleukeia ve Fırat’ın doğusunda yer alan, tamamı ile baraj gölünün suları altında kalan Apamea. Kentin konumunu, işlevini, anlamını çok iyi yansıtan, Eski Yunancada “geçit” anlamına gelen “Zeugma” ismi ise daha sonraki dönemlerde kullanılmaya başlar. Yalnızca mozaikleriyle ünlü bir kent olmakla kalmayıp kendisi de bir kültürler mozaiğine dönüşen Zeugma’nın, Makedon asıllı Seleukos ile Pers asıllı Apama’nın adına kurulan iki kentten oluşması da kaderin kentin tarihine sembolik bir dokunuşudur belki de.


Milliyet Arkeoloji, 19

https://www.milliyet.com.tr/tatil/arkeoloji/iki-cihan-aresiinde-tarihi-tasla-dokumak-6845202

27 Temmuz 2022 Çarşamba

Teos: Dionysos'un Kenti





“Kim var imiş biz burada yoğ iken”


Tarihçi Cemal Kafadar, adını Karacaoğlan’ın bu mısraından alan, 16 ve 17. yüzyıllar Osmanlı dünyasından oldukça mütevazı dört kişiyi anlattığı kitabının başında ozanın, hayatın acılarından dem vuran şiirinin sonunda neden bu soruyu sorduğunu irdeler: “Kâh âşık kâh düpedüz çapkın sesi ile tanıdığımız şiirlerinde pek görülmeyen ya da açık edilmeyen bu felsefi-tarihi duyarlılığı, neden kendisine kolayca yakıştıramadığımız efkârlı bir şiirin sonuna yerleştirir?” Ve uyarır: “Bu soru sizde bir merak uyandırmadıysa, hatta tarihçilerin bu tür sorularla uğraşmasını yadırgıyorsanız bu kitabı okumanızı tavsiye etmem.” 

Kafadar’a göre tarih, yok olanla değil, bir zamanlar var olanla ilgilidir. Karacaoğlan da “kim var imiş” diye sorarak onların kanlı canlı insanlar olduklarını hatırlatır; şimdi yok olduklarını değil, bir zamanlar var olduklarını ifade eder: “’Onlardan sonrası’ olduğumuzun ve bir de ‘bizden sonrası’ olacağının bilinciyle, yani bugüne ait ve geleceğe dönük bir perspektifle anlamağa çalıştığımız birileridir mazinin insanları. Yunus gibi ölüm gerçeği ve ahiret üzerine düşünmek isteyenler felsefeye yönelse gerektir, Karacaoğlan gibi hayat ve dünya üzerine düşünmek isteyen ise tarihe...” Urla-Çeşme Yarımadası’nın Ege Denizi’ne doğru uzandığı topraklar üzerinde, zeytin ağaçlarının gölgesinde yükselen Teos Antik Kenti de sanatçıları, bilim insanları, tarihte iz bırakmış önemli kişileri ve elbette sıradan sakinleri ile tüm bu sorular üzerinde düşündüren bir kent. Teos’u adım adım dolaşırken Karacaoğlan’ın mısraları ve Kafadar’ın sözleri dönüp durdu zihnimde.

3 Temmuz 2022 Pazar

Stratonikeia: Birbirine Açılan Kapılar

Anadolu’nun yerli halkı Karialılar ve Leleglerin kenti Stratonikeia, Helenistik Dönem’den günümüze, “yaşayan” bir yer oldu. Kente binlerce yıl önce olduğu gibi, Zeus ve Hekate’ye adanmış iki kutsal alandan gelen yolların ulaştığı kapıdan girdiğinizde farklı dönemlerin iç içe geçip kaynaştığı, kapıları birbirine açılan farklı kültürlerin izlerinin bulunduğu bir yerleşime adım atmış olursunuz. Kâh bir Osmanlı camiinin ahşap kapısından içeri girer, kâh meclis binasının duvarında Grekçe, Latince ve Osmanlıca yazıları yan yana görürsünüz.


https://www.milliyet.com.tr/tatil/arkeoloji/birbirine-acilan-kapilar-6776009


Patara: Kumlarından Doğan Kent

Muhteşem bir halicin kıyısında kurulan Patara, limanın ağzı kumla dolup kapanana kadar Ksanthos Vadisi’nin dünyaya açılan kapısıydı. 30 yılı aşkın bir süredir devam eden kazılarla Lykia ve dolayısı ile Anadolu tarihini aydınlatan Patara’da, yıkıntıları toprağın ve kumun altında kaybolan birçok önemli yapı bugün yeniden ayakta.

https://www.milliyet.com.tr/tatil/arkeoloji/kumlarindan-dogan-kent-6739852




22 Mart 2022 Salı

Tarihe Mührünü Vuran Kadın: Hitit Kraliçesi Puduhepa


En eski yazılı anlaşmalardan biri olan Kadeş Antlaşması’nda, Anadolu’nun en güçlü kadın figürlerinden Kraliçe Puduhepa’nın da mührü bulunuyor.