25 Şubat 2021 Perşembe

Hasan Âli Yücel: Hem Aydınlanmacı Hem Dindar

Hümanist, milliyetçi, dindar, "komünistlerin hamisi", antikomünist, "Mevlanacı", aydınlanmacı... Eski Milli Eğitim bakanlarından, Köy Enstitüleri'nin mimarlarından Hasan Âli Yücel'le ilişkilendirilen bazı sıfatlar bunlar. Peki gerçekte Yücel nasıl biriydi, birbiriyle çatışan bu sıfatları nasıl taşıyordu? Bu soruların cevaplarını kapsamlı bir Hasan Âli Yücel biyografisi hazırlayan Tanıl Bora ile birlikte aradık. 

https://www.milliyet.com.tr/kultur-sanat/milli-ile-evrenseli-sentezleyen-aydin-6441174




1 Şubat 2021 Pazartesi

Ağca'ya uzanan "kayıp" hikâyesi



Abdi İpekçi'nin katili Mehmet Ali Ağca'nın ismi, yalnızca Papa II. John Paul'e yönelik suikast ile birlikte anılmıyor. Ağca, bir Vatikan çalışanının kızının 1983 yılında kaybolmasına ilişkin iddialarla da hatırlanıyor. Kayıp kız Emanuela Orlandi ile ilgili olarak 2019'da Vatikan'da iki mezar açıldığında kızın, Ağca'nın serbest kalmasını sağlamak için kaçırıldığı iddiaları yeniden gündeme geldi.

Milliyet Gazetesi Genel Yayın Yönetmeni Abdi İpekçi, 1 Şubat 1979'da Mehmet Ali Ağca tarafından düzenlenen suikast ile öldürüldü. Ağca, cinayetten yaklaşık beş ay sonra, 24 Haziran 1979'da yakalandı. Ancak beş ay sonra cezaevinden firar etti. Firarla ilgili tartışmalar sürerken Ağca, Milliyet'e bir mektup gönderdi. Ağca, Milliyet'in 27 Kasım 1979 tarihli baskısında yayımlanan mektupta Papa'yı öldürmek için kaçtığını yazıyordu. 

Papa'ya suikast girişimi

Katolik Kilisesi'nin lideri Papa II. John Paul, 28 Kasım'da Türkiye'ye gelecekti. Ağca mektubunda "Türkiye'nin kardeş İslam ülkeleri ile Ortadoğu'da yeni bir siyasi, askeri ve ekonomik güç oluşturmasından korkan batılı emperyalistler, hassas bir dönemde dini lider maskeli Haçlı kumandanı John Paul'ü acele Türkiye'ye gönderiyorlar. Bu zamansız ve anlamsız ziyaret iptal edilmezse Papa'yı kesinlikle vuracağım. Cezaevinden kaçmamın tek nedeni budur" diyordu. Ancak bu suikast girişimi, mektuptan iki yıl sonra gerçekleşecekti. Ağca, 3 Mayıs 1981'de Vatikan'ın San Pietro Meydanı'nda Papa'ya suikast girişiminde bulundu. Papa'nın yaralı olarak kurtulduğu bu saldırının ardından Ağca, İtalya'da tutuklandı.  

Orlandi kayboldu

Suikast girişiminden iki yıl sonra, 22 Haziran 1983'te bir Vatikan çalışanının kızı, 15 yaşındaki Emanuela Orlandi, Roma'da gittiği müzik dersinden dönerken kayboldu. Orlandi'nin kaybolmasıyla ilgili iddialardan biri Ağca'ya kadar uzandı. Ağca, suikast girişimi sonrası serbest bırakılmasını sağlamak için Orlandi'nin rehin alındığını iddia etmişti. Hatta daha sonraki yıllarda genç kızın, Türkiye'de olduğu bile öne sürüldü. 

Türkiye'de yaşıyor iddiası

Alman Bild gazetesinde 2000 yılında yayımlanan iddiaya göre Orlandi bir süre Paris'te yaşadıktan sonra Türkiye'ye götürülmüştü. Orlandi'nin yetişkin bir kadın olarak tarikat yaşamı sürdüğü öne sürülüyordu. Papa suikastında kullanılan silahı Ağca'ya verdiği öne sürülen Ömer Bağcı'nın, bir dönem Orlandi ile Denizli'de birlikte yaşadığı iddia ediliyordu. Bağcı iddialarla ilgili sorulara "O olay kapandı. Aradan 20 yıl geçti" yanıtını verdi.

2 prensesin mezarı

Orlandi'nin kaybolması ve bu olayda Ağca'nın rolüyle ilgili iddialar 2019 yılında yeniden gündeme geldi. Orlandi'nin kaybolmasından 36 yıl sonra Orlandi ailesine bir mektup gönderildi. Mektupta Orlandi'nin cesedinin, Vatikan'daki Cermen Mezarlığı'nda, elinde "huzur içinde yat" yazılı bir kitap tutan melek figürünün bulunduğu yerde olabileceği söyleniyordu. Bunun üzerine mezarlıktaki iki prensesin mezarları açılmasına karar verildi.

Bir iz bulunamadı

1836'da ölen Prenses Sophie von Hohenlohe ve 1840'ta Prenses Prenses Carlotta Federica di Mecklemburgo'nun mezarları açıldı. Ancak mezarlarda Orlandi'den hiçbir iz olmadığı gibi prenseslerin kemikleri de yoktu. Ayrıca Prenses Sophie'nin mezarının 12 metrekarelik boş bir odaya açıldığı anlaşıldı. 

Uluslararası medya kuruluşları, mezarların açılmasının ardından Ağca ile ilgili iddiaları yeniden gündeme getirdi. Haberlerde Orlandi'nin kaybolmasının ardından, genç kızın Papa'ya suikast girişiminde bulunan Ağca'nın serbest kalmasını sağlamak için kaçırıldığı iddialarının gündeme geldiği hatırlatıldı. 

Orlandi ile ilgili bir diğer iddia ise mafya lideri Enrico De Pedis tarafından öldürüldüğü şeklindeydi. Bu nedenle daha önce De Pedis'in mezarı da açılmış ama bir kanıta rastlanmamıştı.

27 Kasım 2020 Cuma

Erol Köroğlu ile Harf Devrimi'ni Konuştuk

Latin alfabesine geçişin Osmanlı'da da 1850'lerden itibaren tartışıldığını belirten Erol Köroğlu, Harf Devrimi'nin eğitimi kolaylaştırmak kadar sekülerleşmede de işlevsel bir rol oynadığını belirtiyor.

Harf Devrimi'nden hemen önce yayımlanmaya başlayan Köroğlu gazetesini inceleyen Köroğlu, bu gazetenin dilini ve içeriğini günümüzün "sosyal medyası"na benzettiğini belirterek, gazetenin yeni harfleri okurlarına öğretmek için kampanyalar yaptığını, promosyonlar verdiğini anlattı.  

Röportajın ses kaydını dinlemek için: https://link.tospotify.com/pNOBvHZh3ab




28 Haziran 2020 Pazar

Asırlar Ötesinden Bir Kadın Hikâyesi

İstanbul'da 2 asır önce popüler bir hikâyeyi okuyanlar, kitaba ne tür notlar düşmüş olabilir? 250 yıl önce yazıya geçirilen, elden ele dolaşan sıradışı bir kadın hikâyesini, Afife Hanım Sergüzeşti'ni konuştuk. 

Dr. Öğretim Üyesi Nagihan Gür, yeni yayımlanan "Hikâyenin Hikâyesi" kitabıyla 1778'de yazıya geçirilmiş ilginç bir Osmanlı hikâyesini gün yüzüne çıkardı. Baş karakterinin olumlu özellikler taşıyan bir kadın olması nedeniyle dönemindeki diğer hikâyelerden ayrılan "Afife Hanım Sergüzeşti"nin bir diğer ilgi çekici yanı ise yüzyıllar önce okuyanların metne düştükleri notlar... Hikâyelerin sesli olarak biri tarafından kahvehanelerde, hamamda, evlerde, çeşitli meclislerde okunduğu dönemde metne düşülen notlarda hikâyenin kim tarafından, ne zaman, nerede okunduğuna ilişkin bilgiler ve hikaye hakkında yorumlar bulunuyor. Yüzyıllar öncesinin okurları, karşımızda sadece bu notlarla da çıkmıyor. Hikâyeyi okuyanlar, karakterleri hayallerinde canlandırarak sayfaların kenarlarına basit görseller de çizmiş.
Bir kadının kendisine kurulan tuzaklardan, zorluklardan, tacizlerden kurtularak intikam almasını konu edinen "Afife Hanım Sergüzeşti"ni, metni günümüze taşıyan Nagihan Gür'le konuştuk.

https://www.milliyet.com.tr/gundem/asirlar-otesinden-bir-kadin-hikayesi-6245958


 Dinlemek için:
https://open.spotify.com/episode/1ulYDzLJdTixIfpxAiLigT?si=clOyT87uRveSMbUMDqyXIA



12 Haziran 2020 Cuma

Floyd'un Kökleri




ABD'de Kaliforniya Üniversitesi'nde doktora çalışmalarını sürdüren Beyzanur Han Tunçez, azınlıkların siyasi davranışları ve ırkçılık üzerine araştırmalar yapıyor, bu konu üzerine dersler veriyor. ABD'de siyahi George Floyd'un polis tarafından öldürülmesiyle başlayan olaylar üzerine Tunçez ile ABD'de ırkçılığın tarihini ve bugününü konuştuk. Tunçez, "Köleliğin hep geçmişte kaldığı söyleniyor ama 400 yıllık bir pratiğin bugünü etkilememesi çok absürt" diyerek, gizli ırkçılığın devam ettiğini vurguluyor.









1. Bölüm:  Yazı

Dinlemek için:





12 Mayıs 2020 Salı

Feyzioğlu'nun Güven Partisi


CHP'de 1960'ların ortalarında başlayan "ortanın solu" tartışmasında Turhan Feyzioğlu, partinin "sola kayması"na karşı çıkan isimlerin başında yer alıyordu. Feyzioğlu'nun da aralarında bulunduğu "8'ler", 1967'de Parti Meclisi'nin bildirisini eleştiren bir bildiri yayımladı. Yaşanan tartışmaların sonunda CHP'nin 1967'deki olağanüstü kurultayından "ortanın solu" güçlenerek çıkınca Feyzioğlu liderliğindeki grup istifa etti. 12 Mayıs 1967'de Feyzioğlu'nun genel başkanı olduğu Güven Partisi kuruldu.

Prof. Dr. Turhan Feyzioğlu, İstanbul Üniversitesi Siyasal Bilgiler Fakültesi'ndeki dekanlık görevini yürütürken iktidardaki Demokrat Parti'yi eleştiren yazılar kaleme alıyor, konuşmalar yapıyordu. 1957 yılında baskılar sonucunda üniversiteden ayrılıp CHP'den siyasete girdi. Milletvekili olan Feyzioğlu, kısa sürede CHP'nin önemli simalarından biri haline geldi. 27 Mayıs 1960 askeri darbesinin ardından kuruluşu yeni tamamlanan Ortadoğu Teknik Üniversitesi'nin ilk rektörü oldu. Ancak bu görevi kısa sürdü. Önce yeniden demokrasiye geçiş döneminde Kurucu Meclis'te görev yaptı, ardından bir süre Milli Eğitim Bakanlığı görevini yürüttü. 

Parti içi muhalefet

1961 seçimleriyle birlikte yeniden CHP'den milletvekili olan Feyzioğlu, bu dönemde de bakanlık yaptı. Ancak bu dönemde CHP lideri İsmet İnönü ile koalisyon hükümetlerinin kurulması konusunda bazı anlaşmazlıklar da yaşadı. İnönü, 60'ların başından itibaren CHP'nin çizgisini "ortanın solu" olarak tarif ederken Feyzioğlu da bu görüşü destekliyordu. Ancak "ortanın solu" fikri netleşmeye, Bülent Ecevit liderliğindeki bir grup partiyi "daha sol" bir çizgiye çekmeye başlayınca Feyzioğlu, bu fikri savunanların karşısına geçti. 1965 seçimlerinde CHP'nin başarısız olmasının ardındansa parti içi muhalefete hız verdi. 

"Ortanın solu"nun zaferi

Ağustos 1966'da toplanan Parti Meclisi'ne de "ortanın solu" tartışması damgasını vurdu. Parti Meclisi'nin yayımladığı bildiride "CHP'nin, programı ile ortanın solunda bir parti tabiatında olduğu üzerinde bir anlaşmazlık yoktur" denilirken Feyzioğlu bu ifadeye karşı çıkıyordu. 18 Ekim 1966'da gerçekleştirilen kurultayda "ortanın solu"nun ateşli savunucusu Ecevit, CHP Genel Sekreteri seçilerek partide İnönü'nün ardından "ikinci adam" konumuna geldi. Bu "ortanın solu"nun zaferiydi. 

8'lerin bildirisi

1966 sonunda toplanan Parti Meclisi'nde de sert tartışmalar yaşandı. Grup Başkanvekili Feyzioğlu, "ortanın solu"nu ve Genel Sekreter Ecevit'i eleştirerek partinin "aşırı sol"a kaydığını savunuyordu. Parti Meclisi ise 1 Ocak 1967'de yayımladığı bildiride Genel Sekreter ve Merkez Yönetim Kurulu'nun faaliyetlerinin takdirle karşılandığını kaydetti. Aralarında Feyzioğlu'nun da bulunduğu muhalif 8 CHP'li ise bir gün sonra bir bildiri yayımladı. Bildiride CHP'nin temelinde "hurafecilik, Marksizm, sınıf kavgası ve sosyalizm" olmadığı savunuluyor "CHP'nin ortanın solunda olmasından onun bir sosyalist parti olduğu veya olacağı anlamını çıkaran sol akımlar CHP'nin dışındadır" deniliyordu. Bildiriye imza atan Parti Meclisi üyeleri, Türkiye siyasi tarihine "8'ler" olarak geçti. 

İstifa ettiler

Bu tartışmaların sonunda CHP, Nisan 1967'de olağanüstü kurultayı topladı. Bu kurultaydan "ortanın solu" ve Ecevit güçlenerek çıktı. Feyzioğlu ve arkadaşlarının ihracının önü de açıldı. 29 Nisan'da kurultay tamamlandı, bir gün sonra da "8'ler" ve onları destekleyenler CHP'den istifa etti. 8'lerle birlikte ilk etapta 40 milletvekili ve senatör de partiden ayrıldı. Feyzioğlu "Ölçüsüz sola kayış istifa için yeter sebeptir" diyordu. CHP lideri İnönü ise istifaları "mükemmel" olarak nitelendiriyordu. İnönü, partinin artık daha rahat ve ahenkli çalışacağını söylüyordu.

Yeni parti kuruldu

CHP'den istifa edenler, 12 Mayıs'ta Feyzioğlu'nun liderliğinde yeni bir parti kurdu. Yeni partinin adı Güven Partisi'ydi. Sloganı ise; "İçte güven, dışta güven, Güven Partisi'ne güven"... Partinin ismine "milliyetçi" kelimesinin de eklenmesi tartışılmış ama kabul edilmemişti. Ancak parti programında "partinin bir sınıf ve zümre partisi değil, her yurttaşa açık bir 'milli parti' olduğu" vurgulanıyordu.

12 Mart 1971 muhtırasının ardından "geçiş döneminde" başbakanlık yapacak olan Ferit Melen de Güven Partisi'nin kurucuları arasındaydı.

İsim değiştirdi

Güven Partisi, girdiği ilk seçim olan 1969 seçimlerinde yüzde 6.5 oy ve 15 milletvekili ile Adalet Partisi ve CHP'nin ardından Meclis'teki üçüncü büyük parti oldu. 1971'de adını Milli Güven Partisi olarak değiştirdi. 1973'te Cumhuriyetçi Parti ile birleşince Cumhuriyetçi Güven Partisi (CGP) adını aldı. CGP, 1972'de Ecevit'in CHP Genel Başkanı olmasının ardından CHP'den istifa edenlerin toplandığı adres oldu.

Koalisyonlara katıldı

CGP, 1973'te yüzde 5.2, 1977'de yüzde 1.8 oy aldı. 1975'te Adalet Partisi, Milliyetçi Hareket Partisi ve Milli Selamet Partisi ile birlikte "1. Milliyetçi Cephe" hükümetinde yer aldı. 1977 seçimlerinde Meclis'e yalnızca üç milletvekili ile girebildi. 1978'de CGP, Demokratik Parti ile birlikte CHP lideri Ecevit'in başbakanlığında kurulan hükümetin ortağı oldu. 
Feyzioğlu'nun yıllar önce CHP'yi "sola kaydırmakla" suçladığı Ecevit başbakan; Feyzioğlu da başbakan yardımcısıydı. CGP, 12 Eylül 1980 darbesinin ardından tüm partiler gibi kapatıldı.

12 Eylül sonrası başbakan olacaktı

Turhan Feyzioğlu, 12 Eylül darbesini olumlu karşıladı. Feyzioğlu'na göre "12 Eylül, sağlıklı işleyen bir demokrasiyi sona erdirmek için değil tam aksine terörü ve işlemez hale gelen demokrasiyi yeniden işlerliğe kavuşturmak amacıyla" yapılmıştı. 12 Eylül'ü gerçekleştiren askerler de Feyzioğlu'nu darbe sonrası kurulacak hükümetin başbakanı olarak düşünüyordu. Feyzioğlu da bu teklifi kabul etti. Bakanların belirlenmesi konusunda son ana kadar çalışmalar yürüttü. Ancak Feyzioğlu'nun başbakan olarak görevlendirilmesinden son dakikada vazgeçildi. Yerine 12 Eylül'den bir ay önce emekli olan Deniz Kuvvetleri Komutanı Bülend Ulusu, başbakanlığa getirildi. 




9 Mayıs 2020 Cumartesi

Meclis'i Yöneten İlk Kadın: Nermin Neftçi



Yazının podcast kaydını dinlemek için TIKLAYIN



Muş Milletvekili Nermin Neftçi, 9 Mayıs 1973'te Meclis Başkanvekilliği'ne seçilen ilk kadın oldu. Meclis, ilk kez 17 Mayıs 1973'te bir kadın tarafından yönetildi. Daha sonra bakanlık da yapan Neftçi'nin ardından yeniden kadın başkanvekili seçilmesi için tam 34 yıl beklemek gerekecekti. 

Türkiye'de 1965 seçimlerinde "milli bakiye" sistemi uygulandı. Bu sistemle seçim bölgelerinde oy sayılarına göre milletvekili dağıtımı yapıldıktan sonra geriye kalan ve milletvekili çıkarmaya yetmeyen artık oylar ülke genelinde her parti için toplanıyordu. Bu oylar üzerinden de ayrıca milletvekili dağıtımı yapılıyordu. Türkiye genelinde az oy alan partilerin de milletvekili çıkarmasını sağlayan bu sistem, aynı zamanda Türk siyasi tarihine geçecek birinin, Nermin Neftçi'nin Meclis'e girmesinin yolunu açtı. 

Muş'tan Meclis'e girdi

Nermin Neftçi, siyasete CHP'nin Eminönü örgütünde başladı. Siyasete girmeden önce avukatlık yapıyordu. Çeşitli kademelerde görev yaptıktan sonra CHP Eminönü İlçe Başkanı oldu. 1965 seçimleri için CHP'de önseçimler yapılırken Neftçi, bu seçimlere katılmadı. Neftçi, dönemin meşhur tabiriyle CHP Genel Başkanı İsmet İnönü'nün "mavi boncuk" verdiği isimlerden biriydi. Kontenjan adayı olarak İstanbul'da aday listesine girdi. Ancak İstanbul'dan seçilemedi. Milli bakiye sistemiyle dağıtılan oylar sonucunda Muş'tan Meclis'e girmeye hak kazandı. Hiç gitmediği, görmediği bir ilin milletvekili olmuştu. Ancak rastlantı sonrası milletvekili olduğu bu ilin sorunlarıyla yakından ilgilendi. 

Depremzedelerin sorunları

Neftçi'nin milletvekili olduğu Muş, seçimden bir yıl sonra büyük bir depremle sarsıldı. 2 binden fazla kişinin öldüğü bu depremin ardından Neftçi'nin depremzedelerin sorunlarıyla yakından ilgilendiğini görüyoruz. Oldukça aktif bir milletvekili olan Neftçi'nin adı haberlerde sık sık yer alıyor. 

Ortanın solu tartışması

1966'da CHP Kurultayı'nda Neftçi'nin ismi "Yeni Hareketçilerin" lideri Bülent Ecevit'in başını çektiği grupla birlikte anılıyordu. Ecevit, Kurultay'ın ardından Genel Sekteterliğe seçilecekti. Bu gruba "Ortanın Solu" grubu da deniyordu. "Ortanın solu", İnönü'nün CHP'nin durduğu yeri tanımlamak için 60'lardan itibaren kullanmaya başladığı bir kavramdı. Zamanla partide daha sol bir anlayışı savunanların sloganı halini aldı. Neftçi, parti içinde tartışılan "ortanın solu" için şöyle diyordu: "Ortanın solu, Milli Mücadeleyle başlar. Kadın yapısı icabı ortanın solundadır" der.
Neftçi, Ecevit'in Parti Meclisi için hazırladığı Yeni Hareketçiler listesinde yer alıp seçilemeyenlerden biri oldu. 

Muş'tan aday oldu

1969 seçimlerine gelindiğinde Neftçi bu kez, doğrudan Muş'tan milletvekili adayı olup Meclis'e girdi. Abdi İpekçi, köşesinde Neftçi'nin bir önceki seçimde rastlantı sonucu Muş milletvekili olduğunu hatırlatarak Neftçi'yi seçildikten sonra yaptığı çalışmalar nedeniyle şöyle övüyordu: "Dört yıl içinde zamanını Ankara ve İstanbul'dan çok Muş'ta geçirmiş, ili köy köy dolaşmış, halkla yakın ilişki kurmuş, dertlerine yardımcı olmaya çalışmıştır. Bu çalışmalar semeresini vermiş, Muşlular dört yıl önce adını dahi duymadıkları İstanbullu bir hanımı milletvekili olarak benimsemişler, bu defa ona oylarını seve seve vermişlerdir."
20 Ekim 1969'da geleceğin işaretlerini taşıyan bir habere rastlıyoruz: CHP, grubundan Meclis Başkanvekilliği için aday gösterilmesi düşünülen isimlerden biri Neftçi idi. Haberde Neftçi için "geniş bir kulis faaliyetine geçildiği" belirtiliyor. Ancak anlaşılan o ki bu faaliyet yetersiz kalmış.

İnönü ile birlikte istifa etti

Neftçi 1969'da Parti Meclisi ve Merkez Yönetim Kurulu'na girdi. CHP'nin 1970'deki 20. Kurultay'ında Ecevit, yeniden genel sekreterlik koltuğuna otururken Ecevit'in listesindeki Neftçi de Parti Meclisi ve Merkez Yöneyim Kurulu'na yeniden seçildi. 1972'de İnönü ve Ecevit arasındaki siyasi anlaşmazlıklar nedeniyle gidilen 5. Olağanüstü Kurultay'da, Ecevit'in Parti Meclisi listesi güvenoyu alınca İnönü genel başkanlıktan istifa etti. İnönü'nün ardından istifasını verenler arasında Neftçi de vardı. Neftçi, Parti Meclisi üyeliğinden ayrıldı. İnönü, Kurultay'da Ecevit'in listesi yerine aralarında Ecevitçilerin de bulunduğu bir liste hazırlamıştı. Neftçi de bu listede yer alıyordu. İstifasının ardından İnönü'ye bağlılıklarını bir bildiriyle duyuran 102 CHP'li vekilden biri de Nermin Neftçi idi. 

CGP'deyken başkanvekili oldu

Neftçi, İnönü'nün CHP'den ayrılmasının ardından bir süre İnönü taraftarı CHP'lileri partide kalmaya teşvik etti ancak daha sonra kendisi CHP'den istifa etti. CHP'den ayrılan birçok ismin toplandığı Cumhuriyetçi Güven Partisi'ne (CGP) katıldı. 19 Nisan'da CGP Meclis Grubu, Meclis Başkanvekilliği için Neftçi'yi aday göstermeye karar verdi. Neftçi, Meclis'te 9 Mayıs 1973'te yapılan seçimle ilk kadın Meclis Başkanvekili oldu. Seçimin ardından Neftçi'nin Meclisi yönetirken ne giyeceği tartışılmaya başlandı. Erkekler için frak uygun görülmüş ancak henüz bir kadın Meclis'i yönetmediği için kadınlara özel bir kıyafet belirlenmemişti.

"Normal sayılmalı"

Neftçi seçildikten sonra yaptığı açıklamada "Frak giymeme imkan olmadığına göre başka bir kıyafet bulmalıyım. Kruvaze siyah bir tayyör, beyaz gömlek, beyaz papyon veya fiyonk giymeyi düşünüyorum. Ama bir Başkan'la görüşeceğim" diyordu. Neftçi, bir kadın olarak bu göreve gelmeyi de şöyle değerlendiriyordu: "Daha yetenekli hanımlar çıktıkça layık oldukları yerleri alacaklardır. Dünyada pek az parlamentoda benim gibi yönetici seçilmiş hanım var. Batı Almanya'da bir bayan başkan seçildi. Orada da büyük bir olay sayıldı bu. Oysa normal sayılmalı artık."

17 Mayıs 1973

Meclis, açılışından 53 yıl sonra, 17 Mayıs 1973'te ilk kez bir kadın tarafından yönetildi. Ancak oturumda teknik bir tartışma yaşandı. Tartışmalı bu ilk oturumda Neftçi, oylamayı usulüne uygun yaptırmadığı iddiasıyla "acemilikle" suçlandı.

34 yıl sonra

Neftçi'den sonra yeniden kadın başkanvekili seçilmesi için tam 34 yıl beklemek gerekecekti. 2007'de CHP Milletvekili Güldal Mumcu ile o dönem MHP milletvekili olan Meral Akşener, Meclis Başkanvekilliği'ne seçilerek Neftçi'nin ardından bu koltuğa oturan kadın milletvekilleri arasında yer aldı. Mumcu ve Akşener seçildiğinde de "ne giyecekleri" yine merak konusu oldu. Meclis Başkanlığı koltuğunda ise 100 yıldır bir kadın oturmadı.

Kültür Bakanlığı yaptı

Neftçi, 1973 seçimlerinde aday olmadı. Ancak 1974 yılında Sadi Irmak'ın güvenoyu alamayan, yeni hükümet kuruluncaya kadar görevde kalan hükümetinde dört ay kadar süreyle Kültür Bakanlığı yaptı. Neftçi, 20 Ağustos 2003'te hayatını kaybetti.





7 Mayıs 2020 Perşembe

İki Suikastin Ceza Almayan Kilit İsmi


Podcast yayınını dinlemek için TIKLAYIN


Milliyet Gazetesi Genel Yayın Yönetmeni Abdi İpekçi ve Papa II. John Paul suikastlarının kilit isimlerinden Oral Çelik yıllarca yakalanamamıştı. 7 Mayıs 1988'de Fransa'da yakalandığı duyuruldu. Fakat bu haber bir türlü resmiyet kazanmadı. Aslında Çelik, bu haberden iki yıl önce, 1986'da Fransa'da yakalanmıştı. Olayın aslı ise 1990 yılında ortaya çıkacaktı. Çelik, cezaevinde başka bir isimle kalıyordu. 

Türkiye, Oral Çelik'in ismini ilk olarak 3 Mayıs 1981'de Vatikan'ın San Pietro Meydanı'nda Katolik Kilisesi'nin lideri Papa II. John Paul'e düzenlenen suikast girişimi ile duydu. Çelik'in suikastı düzenleyen Mehmet Ali Ağca'ya yardım ettiği düşünülüyordu. Bu suikast Mehmet Ali Ağca ve Oral Çelik'in yan yana düştüğü ilk suikast değildi. "Atilla" kod adıyla anılan Çelik, daha önce başka bir suikasta karışmış ama ismi gündeme gelmemişti. 

İpekçi suikastı

Milliyet Gazetesi Genel Yayın Yönetmeni Abdi İpekçi'ye 1 Şubat 1979'da düzenlenen suikastın kilit isimlerinden biriydi Çelik. Mehmet Ali Ağca'nın cezaevinden kaçmasına yardım etmiş, sonra Ankara'ya gitmesini sağlamıştı. Ağca ile aynı köydendi. Liseyi Malatya'da birlikte okumuşlardı. Çelik, Malatya'da 1979 yılında öldürülen lise öğretmeni Nevzat Yıldırım'ın katili olduğu iddiasıyla da aranıyordu. İpekçi suikastının tetikçisi Ağca, bu cinayeti planlayanlardan biri olduğu düşünülen Çelik'in ismini vermemişti. Cinayet sırasında da Çelik'in, Ağca'nın yanında olduğu düşünülüyordu. Çelik, 12 Eylül 1980 darbesinin ardından Türkiye'den kaçmıştı.

Silahı Çelik temin etti

Ağca, Oral Çelik'ten Papa'ya suikat girişiminin ardından söz etmeye başladı. Çelik ve Ağca, İsviçre, Avusturya ve İtalya'da defalarca görüşmüşlerdi. Hatta Çelik, Viyana'da bir soygun gerçekleştirmiş, parayı da Ağca'ya vermişti. Ağca, İpekçi suikastı nedeniyle yattığı cezaevinden kaçırılmasını da Çelik'in organize ettiğini açıkladı. Papa'ya suikast girişiminde kullanılan silahın da Oral Çelik tarafından temin edildiğini söylüyordu. İtalyan Savcı da aynı görüşteydi ve Çelik'in tutuklanmasını istiyordu. Oral Çelik'in Bulgar İstihbarat Servisi'ne çalıştığı da iddia ediliyordu.  

Beraat etti

1985 yılında Papa'nın Hollanda ziyareti sırasında bir Türk, silah ve sahte belgelerle yakalanınca "Oral Çelik yakalandı mı?" sorusu da gündeme düştü. Ancak bu kişinin Oral Çelik değil Samet Aslan isimli biri olduğu anlaşıldı. Çelik yakalanmamıştı ama İtalyan Savcı, 1986'da Papa'ya suikast girişimi davasında Çelik'e müebbet hapis cezası verilmesini istedi. Savcıya göre Oral Çelik, silahı temin etmekle kalmamış, Mehmet Ali Ağca ile birlikte Papa'ya ateş etmişti. Ancak Çelik delil yetersizliğinden beraat etti. Yakalanamadan yargılandığı dava böylece kapandı.

Bedri Ateş ismiyle cezaevinde

7 Mayıs 1988'de Oral Çelik'in Fransa'da yakalandığı duyuruldu. Ancak bu haber bir türlü resmî bir nitelik kazanmadı. Aslında Çelik, 1986'da Fransa'da uyuşturucu suçundan yakalanmıştı. Haber doğruydu ama olayın aslının anlaşılması için iki yıl daha geçmesi gerekecekti. 

Türkiye, Çelik'in cezaevinde olduğunu kesin olarak ancak 1990 yılında öğrenebildi. Çünkü Çelik, cezaevinde kendi kimliğiyle değil, Bedri Ateş ismiyle kalıyordu. Olayı, 5 Ekim 1990'da Milliyet ortaya çıkardı. 1991'de Çelik'in Türkiye'ye iadesi gündeme geldi ama bir türlü gerçekleşemedi. Oral Çelik, 1993'te İtalya'ya iade edildi. İtalya'da Papa suiastı ile ilgili olarak da sorgulandı. Suikastın "Vatikan'dan üst düzey yöneticiler tarafından planlandığını" iddia etti. Daha sonra İsviçre'ye gönderildi. Türkiye'ye ise ancak 1996 yılında iade edildi. 

Dava yeniden açıldı

Çelik'in iadesinden sonra Abdi İpekçi suikastı davası büyük umutlarla yeniden açıldı. 1997'de Çelik tahliye edildiğinde ise umutlar biraz azalmıştı. Dava tutuksuz yargılamayla sürecekti. Oral Çelik, aynı yıl Susurluk Komisyonu'na verdiği ifadede 1980'den sonra Abdullah Çatlı ile birlikte devlet adına çalıştıklarını söyledi. Komisyonda ANAP lideri Mesut Yılmaz'ın Çatlı ile görüştüğünü iddia etmesi de ortalığı karıştırdı.

Delil yetersizliği

Çelik, tutuksuz olarak yargılanmaya devam etti. MİT, mahkemeye gönderdiği yazıda Çelik'in İpekçi suikastında aktif rol oynadığını bildirdi. Ancak Çelik, Papa suikastında olduğu gibi bu davada da delil yetersizliğinden beraat etti. 28 Mayıs 1999'da görülen duruşmada cinayete iştirakten 20 yıl hapis cezası istemiyle yargılanan Çelik'e beraat verildi. İpekçi ailesinin avukatı Turgut Kazan, "çete ilişkilerine dayalı cinayetlerde, soruşturmaları tıkayan odaklarla baş edemediklerini" söylüyordu. Milliyet'in o günkü başlığı tüm süreci özetliyordu: "Bu kaçıncı beraat?"


Siyasiler düğüne tebrik telgrafı gönderdi

Çelik, tutuksuz yargılandığı 1997 yılında evlendiğinde düğününe katılanlar da dikkat çekmişti. Düğüne Abdullah Çatlı'nın eşi Meral Çatlı, dönemin MHP İstanbul İl Başkanı Mehmet Gül, yine o dönem Ülkü Ocakları Genel Başkanı olan Atilla Kaya da katılmıştı. Düğüne telgraf gönderen isimler arasında o dönem Refah Partisi Genel Başkanı olan Necmettin Erbakan, KKTC Cumhurbaşkanı Rauf Denktaş, MHP lideri Devlet Bahçeli ve Diyanet İşleri Başkanı M. Nuri Yılmaz da vardı.




1 Mayıs 2020 Cuma

1 Mayıs'ın 130 Yıllık Tarihi


Dünyada 1890'da "İşçi Günü" olarak kutlanmaya başlanan 1 Mayıs, Osmanlı'da da özellikle 2. Meşrutiyet'in ardından işçiler tarafından kutlanıyordu. Cumhuriyet döneminde de bir süre devam eden 1 Mayıs kutlamaları, 1927'de son buldu. 1935'ten itibaren 1 Mayıs, "Bahar Bayramı" ilan edildi. "İşçi Bayramı" olarak ilk büyük kutlama, 1976'da Taksim'de gerçekleştirildi.  Taksim'de 1977'deki 1 Mayıs kutlaması ise hafızalarda "kanlı 1 Mayıs" olarak yer etti. 1 Mayıs, 32 yıl aradan sonra 2010'da yine Taksim'e döndü ama bu da çok uzun sürmedi. Bugün ise koronavirüs salgını nedeniyle balkonların, pencerelerin ve sosyal medyanın miting meydanına dönüştüğüne şahitlik ediyoruz. İşte 1 Mayıs'ın bir asrı aşan tarihinden kesitler...

Amerika Birleşik Devletleri'nde uzun saatler çalıştırılan işçiler, 1 Mayıs 1886'da Chicago'da günlük 8 saatlik çalışma sınırlamasını kabul ettirmek için greve başladı. Grev ve gösterilerin üçüncü gününde polis, işçilere karşı saldırıya geçti. Polisin açtığı ateş sonucu bazı işçiler hayatını kaybetti. Bunun üzerine işçiler, 4 Mayıs'ta Haymarket Meydanı'nda bir miting düzenledi. Miting dağılırken patlayan bir bomba polislerin ölümüne neden oldu. Olayların ardından dört sendikacı idam edildi. İdam cezasına çarptırılan bir sendikacı ise intihar etti.

1889'da kabul edildi

Bu olaydan üç yıl sonra, 1889'da 2. Enternasyonal'in (Sosyalist mücadele için farklı ülkelerden temsilcilerin katıldığı bir organizasyon) Paris'te toplanan 1. Kongresi'nde 1 Mayıs'ın ABD'deki işçilerin mücadelesinin anısına İşçi Günü olarak ilan edilmesi kararlaştırıldı. 1890'dan itibaren 1 Mayıs kutlanmaya başlandı.

Osmanlı'da 1 Mayıs

Osmanlı'da da işçi örgütlerinin 1 Mayıs'ta kutlamalar yaptığı biliniyor. Ancak 1 Mayıs'ın Osmanlı topraklarında ilk olarak hangi tarihte kutlandığı net değil. Kadir Yıldırım'n Osmanlı'da İşçiler kitabında aktardığı bilgiye göre Bulgar Sosyalistler, 1895'te ellerinde bayraklar ve önlerinde bando ile Sofya sokaklarında 1 Mayıs kutlaması yapmıştı. Ancak bu dönemde bu toprakların içişlerinde bağımsız olan Bulgaristan Prensliği'nin yönetiminde olduğunu da not düşmek gerekir.

İstanbul'da 1911'de

Prof. Dr. Mehmet Ö. Alkan da Toplumsal Tarih'in 209. sayısında 1908'de ilan edilen 2. Meşrutiyet sonrasında, 1 Mayıs'ın dönemin şartlarına göre kalabalık bir şekilde kutlandığını belirtiyor. Alkan, 1 Mayıs'ın 1909'dan itibaren Üsküp, Selanik gibi Osmanlı kentlerinde kutlandığını kaydederek İstanbul'daki kutlamalara ilişkinse şu bilgiyi veriyor: "Daha önceki yıllarda İstanbul'da kutlanıp kutlanmadığı kesin olmamakla birlikte, en azından 1911 yılında 1 Mayıs’ın kutlandığı bilinmektedir."

Bahar Bayramı

Milli Mücadele döneminde ve işgal altındaki İstanbul'da kutlanan 1 Mayıs, Cumhuriyet döneminde 1927 yılından sonra kutlanmadı. 1935 yılında ise "Ulusal Bayram ve Genel Tatiller Hakkındaki Kanun" ile 1 Mayıs resmi olarak "Bahar Bayramı" olarak kabul edildi. Ancak 1935'den önce de 1 Mayıs'ın bu bağlamda kutlandığı anlaşılıyor. 2 Mayıs 1934 tarihli Milliyet gazetesinde "1 Mayıs Neşeli Geçti" başlıklı bir haber yer alıyor. Haberde 1 Mayıs'ta "halkın baharı kutladığı, çok eski günlerden beri bu tarihte çadırlarda süt içildiği" belirtiliyor. Halkın 1 Mayıs'ta gezinti yerlerine gittiği belirtilen haberde özellikle bugün Şişli sınırları içinde kalan "Hürriyeti Edebiye Tepesi"ne ve Kağıthane'ye gidenlerin akşama kadar eğlendiği belirtiliyor. Bu iki bölge 1 Mayıs'ın işçi bayramı olarak kutlandığı günlerde de kutmaların yapıldığı yerler arasında yer alıyordu. 

Ancak haberde Almanya'da 1 Mayıs'ın işçi bayramı olarak kutlandığı bu nedenle Alman Konsolosluğu'nda da bir etkinlik düzenlendiği kaydediliyor. Bu tarihten sonra da uzun yıllar boyunca gazetelerde yurt dışında işçi bayramı olarak kutlanan 1 Mayıs haberleri ve "Bahar Bayramı" haberlerini birlikte görmek mümkün.

1975'te TSİP kutladı

1975'ten itibaren 1 Mayıs'ta yeni bir sürece giriliyordu. 2 Mayıs 1975 tarihli Milliyet, Türkiye Sosyalist İşçi Partisi (TSİP) tarafından ilk kez 1 Mayıs İşçi Bayramı düzenlendiğini haber veriyordu. Ancak "Bahar Bayramı" ifadesi de yerini koruyordu. Haberin başlığı şu şekildeydi: "TSİP'in Bahar Bayramı töreninde Kuzey Vietnam bayrağı çekildi." Kutlamaya kalabalık bir öğrenci ve işçi grubu katılmış, "Vietnam'da ve dünyanın diğer ülkelerinde devrim için ölenlerin anısına saygı duruşu" yapılmıştı.

Taksim'de ilk miting

1976'ya gelindiğinde 1 Mayıs'ın ilk kez kitlesel olarak Taksim'de kutlanacağı duyuruldu. Milliyet'in 1 Mayıs 1976 tarihli nüshasında "Devrimci İşçi Sendikaları Konfederasyonu'nun (DİSK) 1 Mayıs Bahar Bayramı'nı işçi bayramı olarak kutlayacağı" haber veriliyordu. DİSK yetkilileri "Faşist ülkeler dışında 1 Mayıs'ın İşçi Bayramı olarak kutlandığını" belirtirken, Türkiye Madeni Eşya Sanayicileri İşverenleri Sendikası ise "Sınıf bayramı yaratmanın ulusal bütünlük açısından büyük tehlike olduğunu" söylüyordu. 

DİSK'in öncülüğünde aralarında çevre illerden gelenlerin de bulunduğu binlerce işçi 1 Mayıs'ta Taksim'de toplandı. Dört yıl önce idam edilen Deniz Gezmiş ve yine dört yıl önce öldürülen Mahir Çayan da unutulmamış, portreleri Cumhuriyet Anıtı'na asılmıştı. CHP'li milletvekillerinin de katıldığı mitingde işçilerin talepleri dile getirildi. Genco Erkal'ın Nazım Hikmet'ten şiirler okuduğu mitinge Yaşar Kemal, Aziz Nesin, Çetin Altan, Ülkü Tamer, Can Yücel, Adalet Ağaoğlu gibi isimler de katılmıştı. 

1 Mayıs 1976, 12 Mart 1971 muhtırasının ardından Türkiye'de "sol"un yeniden ayağa kalkışının da sembolü oldu.

Kanlı 1 Mayıs

Sendikalar, 1976'da ilk kitlesel 1 Mayıs kutlamasının ardından 1977'de daha büyük bir kutlamaya hazırlanıyordu. O gün Taksim'de toplananlar, "unutulmayacak" bir güne şahitlik ettiklerinin farkındaydı belki ama kimse tarihe "kanlı 1 Mayıs" olarak geçecek kara bir günün parçası olacağını düşünmüyordu. 

Yüz binlerce kişinin katılımıyla coşkulu başlayan mitingde 20 bin civarında DİSK görevlisi güvenliği sağlamakla görevliydi. Sol gruplar arasındaki ayrışmanın zirveye çıktığı zamanlardı. Bu nedenle güvenliğin önemi daha da artıyor, provokasyondan endişe duyuluyordu.

37 kişi öldü

Miting, DİSK Genel Başkanı Kemal Türker'in konuşmasıyla sürüyordu. Saat 19.00'u geçmişti. Birden silahlar patladı. Miting alanı, savaş meydanına döndü. Binlerce kişi panikle kaçmaya başladı. Panzerlerin de harekete geçmesiyle birlikte kitle özellikle Kazancı Yokuşu'nda sıkıştı. Olaylarda 37 kişi hayatını kaybetti. Ölenlerin bir kısmı açılan ateş sonucu vurularak ölmüş, çoğu ise yaşanan panik nedeniyle ezilmişti. 

Aydınlatılamadı

Aradan geçen 44 yılda Kanlı 1 Mayıs'ın karanlıkta kalan yanları aydıntılamadı. Sorumlular bulunamadı. İlk ateş nereden açıldı tartışması bir türlü bitmedi. Olayı sol grupların mücadelesinden ibaret görenler de oldu, istihbarat örgütlerinin parmağı olduğunu söyleyenler de. İlk atışın Sular İdaresi'nin üzerinden mi, Tarlabaşı'ndaki kortejlerin içinden mi, Gümüşsuyu yönünden mi yoksa İntercontinental Oteli'nden mi yapıldığı asla bilinemedi. Ortada bir provokasyon vardı ama faili yarım asırda bulunamadı. 

2010'da yeniden Taksim'de

Kanlı 1 Mayıs'tan sonra 1978'de de 1 Mayıs Taksim'de kutlandı. Bu, 2010 yılına kadar Taksim'de kutlanan son 1 Mayıs'tı. 2009'da 1 Mayıs "Emek ve Dayanışma Günü" adıyla resmî tatil ilan edildi. 2010 yılında Taksim, 32 yılın ardından yeniden 1 Mayıs'a açıldı. Taksim'de üç yıl boyunca 1 Mayıslar büyük bir şenlik havasında olaysız kutlandı. 2013'e gelindiğinde ise Taksim'e yine geçit yoktu. 

3 kişi öldü

1996 yılında 1 Mayıs kutlamalarının adresi Kadıköy'dü. Ancak bu 1 Mayıs da kana bulandı. Söğütlüçeşme-Kadıköy arasında polis ve bir grup eylemci arasında saatler süren bir çatışma yaşandı. 3 kişi hayatını kaybetti, onlarca kişi de yaralandı. 2 Mayıs 1996 tarihli Milliyet, eylemcilerden ikisinin polis kurşunuyla öldüğünü, birinin ise nereden geldiği belli olmayan bir kurşunla başından vurulduğunu haber veriyordu. 


28 Nisan 2020 Salı

Üç Kez Defnedilen "Hürriyet Şehidi": Turan Emeksiz


Nazım Hikmet'in "Bir ölü yatıyor / on dokuz yaşında bir delikanlı / gündüzleri güneşte / geceleri yıldızların altında İstanbul'da, Beyazıt Meydanı'nda" dizeleriyle anlattığı Turan Emeksiz'in öldürülmesinin ardından tam 60 yıl geçti. Peki 60 yıl önce, 28 Nisan 1960'ta Beyazıt Meydanı'nda ölümle sonuçlanan bu eylem niçin düzenlenmişti?

Demokrat Parti (DP) iktidarı, 18 Nisan 1960'ta muhalefetteki CHP ve bazı basın organları hakkında araştırma yapmak amacıyla TBMM’de Tahkikat Komisyonu kurdu. Komisyonun görünürdeki amacı "CHP'nin yıkıcı, kanun dışı ve gayri meşru faaliyetleri"ni incelemekti. DP, muhalefet partisinin "çeşitli gayrimeşru ve kanun dışı yollarla halkı kanunları ihlale, kanuni tedbirlere karşı mukavemete, hükümete karşı galeyana teşvik ettiğini" iddia ediyordu. Komisyon 15 DP'li milletvekilinden oluşuyordu. 27 Nisan'da komisyona geniş yetkiler veren yasa teklifi Meclis'e geldiğinde büyük tartışmalar yaşanmış, CHP lideri İsmet İnönü'ye, bu tartışmalar sırasında yaptığı konuşma nedeniyle 12 oturumda Meclis’e girmeme cezası verilmişti. Kanun teklifi kabul edildi ve 28 Nisan'da Resmi Gazete'de yayımlandı. DP'li milletvekillerinden oluşan komisyon, hakimlere ve adli amirlere tanınan yetkilere kavuşmuştu. CHP'ye ve toplumsal muhalefete göre yasanın tek amacı muhaliflere baskı yapmak ve onları susturmaktı. 

Yayın yasağı

Emeksiz'i anma toplantılarından.
28 Nisan'da çıkan gazeteler, Meclis'teki tartışmalara yer veremedi çünkü Tahkikat Komisyonu, görüşmelerin yayımlanmasını yasaklamıştı. Aynı gün İstanbul'da Beyazıt Meydanı'nda büyük bir gösteri vardı. Üniversite öğrencileri DP iktidarını protesto ediyordu. Ancak eyleme katılanlar hariç kamuoyunun eylemden haberi olmadı. Tahkikat Komisyonu, İstanbul'daki olaylarla ilgili haber yapılmasını da yasaklamıştı. Gazeteler 29 Nisan'da yalnızca olayların haber yapılmasının yasaklandığını, olaylar nedeniyle İstanbul ve Ankara'da "sıkıyönetim" ilan edildiğini yazıyordu. 

Ölümü duyuruldu

İçişleri Bakanlığı, 29 Nisan'da olaylarla ilgili resmî bir açıklama yapana kadar İstanbul'da yaşananlar hakkında bir haber yapılamadı. İçişleri Bakanlığı'nın 29 Nisan'daki açıklamasında eylemlerde 1 öğrencinin öldüğü, 31 kişinin de yaralandığı duyuruldu. Eylemcilerin suçlandığı açıklamaya göre yaralılardan 15'i polisti. 16 eylemci de yaralanmış, "Orman Fakültesi'nde talebe olduğu anlaşılan Turan Emeksiz" de ölmüştü. Ölüme ilişkin başka detay yoktu. Emeksiz'in 29 Nisan'da ailesine bile haber verilmeden gizlice gömüldüğü ise sonradan ortaya çıkacaktı.

27 Mayıs'tan sonra

Bu dönemde sansür nedeniyle Emeksiz'in ölümünün pek gündeme gelmediği anlaşılıyor. Yalnızca üniversite gençliği arasında anılan Emeksiz, o günlerde "eylemciler arasından sıradan bir ölü" iken 1 ay sonra gerçekleşecek darbenin ardından "hürriyet şehidi"ne dönüşecektir. 

27 Mayıs'ın ardından, DP dönemindeki öğrenci olayları, darbeyi gerçekleştiren Milli Birlik Komitesi (MBK) tarafından sahiplenildi. Bu eylemlerin, "hürriyet" talebiyle yapıldıkları vurgulanıyor, eylemler meşrulaştırılmakla da yetinilmeyerek adeta kutsanıyordu. Böylece MBK kendisini ve askeri müdahaleyi de meşrulaştırmış oluyordu.

Anıtkabir'e defnedildiler

Turan Emeksiz ve yine 28 Nisan eylemlerinde tankın altında kalarak ölen lise öğrencisi Nedim Özpolat'ın "hürriyet şehitleri" olarak Anıtkabir'e defnedilmesi kararlaştırıldı. 9 Haziran 1960'ta İstanbul'da büyük bir tören düzenlendi. Haberlere göre yüz binlerce kişi iki "hürriyet şehidini" Ankara'ya uğurladı. Emeksiz ve Özpolat, yine 27 Mayıs'la bağlantılı olarak hayatını kaybeden üç kişiyle birlikte 10 Haziran'da Anıtkabir'de kendilerine ayrılan bölüme defnedildi.

Maaş bağlandı

12 Ekim 1960'ta çıkarılan bir kanunla da "Milli Nümayişte, atılan bir kurşunla şehit düşen Turan Emeksiz'in annesi Zeynep Emeksiz'e ve kız kardeşleri Gülnaz Emeksiz ile Solmaz Emeksiz'e vatani hizmet tertibinden" aylık bağlandı. 

Cebeci Mezarlığı'na nakil

Bir askeri darbenin ardından güçlü bir simge haline gelen, büstleri yapılan, ismi caddeye, okula, vapura verilen Turan Emeksiz, yine bir askeri darbeden, 12 Eylül'den sonra toplumsal hafızadan silinmeye başlandı. Naaşının, 4. Cumhurbaşkanı Cemal Gürsel (27 Mayıs'ta MBK'nın lideriydi) dahil 12 kişiyle birlikte Anıtkabir'den taşınması bunun en güçlü sembolü oldu. 12 Eylül'ün ardından Devlet Mezarlığı Kanunu çıkarıldı ve kanunda "Anıtkabir'de Atatürk'ün ve ayrıca en yakın silah ve mesai arkadaşı İsmet İnönü'nün kabirleri" haricinde hiç kimsenin defnedilemeyeceğine dair bir madde yer aldı. Ancak kanunun uygulanması için Devlet Mezarlığı'nın tamamlanması beklendi. 24 Ağustos 1988'de Emeksiz'in de aralarında bulunduğu kişilerin naaşları, Anıtkabir'den alınarak Cebeci Mezarlığı'na nakledildi. 

Ölümüyle ilgili iddialar 

Emeksiz'in ölümüyle ilgili verilen ilk rapor, ölümün kazara olduğunu söylüyordu. Rapora göre Emeksiz polis tarafından doğrudan hedef alınmamış, seken bir kurşunla hayatını kaybetmişti. 27 Mayıs'ın ardından bu raporla ilgili olarak da delil karartma iddiasıyla dava açıldı ancak bu dava af nedeniyle sonuçsuz kaldı. Mahkemedeki beyanlara göre ölüme, seken bir kurşunun yol açtığını kanıtlamak için Emeksiz'in naaşından çıkan kurşun hasar almış bir kurşunla değiştirilmişti. Ayrıca Emeksiz'e birden fazla kurşun isabet ettiği de iddia edildi. Milliyet'te 7 Eylül 1960'ta çıkan haber ise şöyledir: "Turan Emeksiz'e atılan kurşunun öldürme kastı ile atldığı anlaşılmıştır." Haberde Adli Tıp Meclisi'nin, kurşunun yeri ve yaranın durumundan Emeksiz'e ateş emrinin öldürmek kastı ile verildiği sonucuna vardığı belirtilmektedir. 



24 Nisan 2020 Cuma

Sayıların Tarihinden Bir Sayfa: 147'ler



Podscast kaydını dinlemek için TIKLAYIN



İhraçlar üzerine istifa eden İÜ Rektörü Sıddık Sami Onar
 ve MBK Başkanı Cemal Gürsel
27 Mayıs 1960 askeri darbesini gerçekleştiren Milli Birlik Komitesi, üniversitelerde bir tasfiye hareketine girişti. 28 Ekim 1960'da 147 öğretim üyesi ihraç edildi. İhraçların ardından yapılan girişimler sonuçsuz kaldı. 1961'de seçimlerin yapılıp demokrasiye dönülmesiyle birlikte "147'ler" yeniden gündeme geldi. 12 Nisan 1962'de çıkarılan kanunla ihraç edilenlerin dönüşü sağlandı. 24 Nisan 1960'da da İstanbul Üniversitesi ve Ankara Üniversitesi'nin senatoları toplanarak ihraç edilenlerin dönüşlerini onayladı.

Türkiye'de bazı önemli siyasi olaylar, "sayılarla" ifade edilir. Örneğin 27 Mayıs 1960 darbesini gerçekleştiren Millî Birlik Komitesi'nden daha sonra tasfiye edilen subayları tanımlayan "14'ler", 27 Mayıs sonrası sürgün edilen "55'ler", Kızıldere'de öldürülen "10'lar", Adalet Partisi'nden istifa ederek CHP Genel Başkanı Bülent Ecevit'in hükümet kurmasını sağlayan "11'ler", 12 Eylül'den sonra ihraç edilen "1402'likler"... Bu sayılardan biri de yine 27 Mayıs'la ilgili olan "147'ler"dir. 

Fikir ayrılıkları

27 Mayıs'ın ardından üniversite ve ordu arasındaki ilişkiler oldukça iyiydi. Darbeyi gerçekleştiren Milli Birlik Komitesi (MBK), hem hareketin meşrulaştırılması hem de yeni anayasanın hazırlanması konusunda akademiden faydalanmak istiyordu. Demokrat Parti lideri Adnan Menderes'in üniversite ve akademisyenlere yönelik baskıcı tavrı da bu yakınlaşmada rol oynamıştı. Ancak MBK ideolojik olarak tek parçalı bir yapı değildi. MBK içindeki çelişkiler, grup içinde daha sonra gerçekleştirilecek tasfiyelerle günyüzüne çıkacaktı. Bazı MBK üyeleri ile akademisyenler arasında hem Anayasa hem de demokrasiye dönüşle ilgili fikir ayrılıkları vardı. 

"Bu böyle olmamalıydı"

Aslında üniversitelerde bir tasfiye hareketi beklenmekteydi. Bu konuda üniversite içinden de bazı talepler vardı. Ancak bu tasfiyenin mahiyeti, MBK'nın gerçekleştireceği biçimde tahayyül edilmiyordu. Tasfiyelerin gerçekleşmesinden sonra, 29 Ekim 1960'da Milliyet'in "Durum" köşesinde yer alan yazıda da buna dikkat çekiliyor, başlıkta "Bu, böyle olmamalıydı" deniliyordu. Yazıya göre beklenen tasfiye "bazı öğretim üyelerinin mesleki yetersizlikleri", "bazı öğretim üyelerinin kazanç amaçlı faaliyetleri birinci plana alıp ilmi çalışmaları ihmal etmeleri", "eski profesörlerin gençlerin önüne set çekmeleri" gibi sebeplere dayanmalıydı. 

"MBK fırsat bildi"

Prof. Dr. Mehmet Ö. Alkan da Toplumsal Tarih'in 286. sayısında yer alan makalesinde MBK'nın radikal kanadının, bu yazıda da yer alan beklentileri kullandığını anlatıyor: "MBK’nın radikal kanadı, hem rejim hem anayasa hem de toplumsal faaliyet konusunda ortaya çıkan ve demokrasiye dönüş konusunda ağırlığı olup çoğu kürsü başkanı konumundaki öğretim üyelerini emekli ederek, boşalan yerlere aşağıdan gelen kadroları ve elbette kendilerine şükran duyacak gençleri atamak için bunu fırsat bildi."

Önemli isimler


Mina Urgan
Cumhuriyet bayramının arifesinde, 28 Ekim 1960'ta "Üniversiteler öğretim üyelerinden bazılarının vazifelerinden affına ve bazılarının diğer fakülte ve yüksek okullara nakline dair kanun" Resmi Gazete'de yayımlandı. İhraç edilen 147 akademisyen arasında Ord. Prof. Ali Fuat Başgil, Ord. Prof. Mazhar Şevket İpşiroğlu, Prof. Ziya Öktem, Prof. Halet Çambel, Prof. Tarık Zafer Tunaya, Prof. Mina Urgan, Prof. Fuat Sezgin, Prof. Sabahattin Eyüpoğlu ve Doç. Haldun Taner gibi isimler vardı.

Tasfiye hem üniversite hocalarından hem de öğrencilerden büyük tepki gördü. İstanbul Üniversitesi Rektörü Sıddık Sami Onar, İstanbul Teknik Üniversitesi Rektörü Fikret Narter gibi isimler de istifa etti.


Gerekçe yok

İhraçlar için somut gerekçeler açıklanmıyor, "çeşitli kıstasların" olduğu, "herkes için ayrı sebebin bulunduğu" belirtiliyordu. Alkan'ın belirttiği gibi "Atılanların 'hain', 'devlet düşmanı', 'zararlı ideolojilerin esiri', 'komünist' olduğu gibi ithamlarda bulunuyorlar, bu konuda dosya veya delil istendiğinde de yine hiçbir belge sunamıyorlardı."

Hayır oyu verdiler

147'lerin dönüşü için yapılan çalışmalar, MBK siyaset sahnesinden çekilene kadar sonuç vermedi. 1961 seçimlerinin ardından konu yeniden gündeme geldi. 12 Nisan 1962'de CHP'nin hazırladığı kanunla 147'lere dönüş yolu açıldı. Ancak tasarı senatoda oylanırken, tabii senatör olan eski MBK üyeleri, ısrarlarını sürdürmüşler ve "hayır" oyu vermişlerdi.
Oylamanın yapıldığı sırada 147'lerden Bülent Nuri Esen, Kazım İsmail Gürkan, Ekrem Şerif Egeli ve Müfide Küley dinleyici locasında görüşmeleri takip ediyordu. Senato Başkanı Suat Hayri Ürgüplü, oylamanın ardından locaya giderek bu isimleri tebrik etti. 


Öktem hayatını kaybetti

Tasarı kanunlaşmıştı ama dönüş kararları üniversite senatolarına bırakılmıştı. 24 Nisan'da senatolar toplandı. İstanbul Üniversitesi'nden ihraç edilen 85 öğretim üyesinden üçü oy çokluğu, diğerleri oy birliği ile görevlerine geri döndü. İhraç edilenlerden Ziya Öktem hayatını kaybetmişti. Öktem için de oylama yapılıp dönüşü kabul edildi. Oylama öncesinde üniversiteye hizmetleri anlatılarak anılan Öktem'in mezarının ziyaret edilmesi de kararlaştırıldı. Aynı şekilde Ankara Üniversitesi'nden ihraç edilenler için de dönüş kararı verildi. İstanbul Teknik Üniversitesi ise daha önce, 19 Nisan'da 147'lerin dönüşünü kabul etmişti.