19 Aralık 2021 Pazar

Doğanın Döngüsüyle Zamanı Bölmek: Takvimin Tarihi

Zamanı bölümlere ayırarak doğanın devinimi karşısında öngörüde bulunma isteğinden doğan takvimler, bir yandan "tarihi" kaydederken bir yandan da ilginç serüvenleriyle tarihin konusu haline gelmeyi hak ediyor. 


Bir yılın daha sonuna yaklaşıyoruz. Artık neredeyse "duygusal ve nostaljik bir imge"den ibaret olan "takvim yaprakları"nı, bir duvar takviminde gün gün değilse bile bir masa takviminde ay ay çevirenlerdenseniz eğer, bu gerçeği ellerinizle dokunacak kadar somut hissediyorsunuzdur.
Gazetede, masamda duran takvimin son sayfasını da çevirdim bu ayın başında. 12 ayın sonunda dönüp dolaşıp aynı yere geliyoruz: Yeni bir ocak ayına. Atalarımız, bu bitmek tükenmek bilmeyen döngüyü ilk fark ettiklerinde ne kadar şaşırmışlardır kim bilir? Takvimin döngüsünü değil elbette. Dünyanın, doğanın, zamanın, yıllar sonra takvimle "düzenlenip" kayıt altına alınacak döngüsünü. Zaten takvim kelimesi, tam olarak buradan türemiş. Doğrultmak, düzeltmek, tanzim etmek, kıymetini belirlemek anlamlarından... 

İskoçya'daki keşif

Atalarımızın, yaklaşık 10 bin yıl önce bu döngünün farkına vardığını düşünüyor arkeologlar. Farkına varmaları daha eskidir muhtemelen ama elimizdeki bulgular, bu farkındalığın 10 bin yıl önce İskoçya'da bir tür takvime çevrildiğini söylüyor. 2004 yılında İskoçya'nın Aberdeenshire bölgesindeki kazılarda Ay'ın hareketlerini gösterdiği ve dolayısı ile kamerî ayları izlemeye yaradığı düşünülen 12 oyuk buldu araştırmacılar. M.Ö. 8000'li yıllarda İskoçya'da yaşamış avcı-toplayıcı atalarımızın, bu sistem sayesinde yılın hangi döneminde hangi besinleri bulabileceklerine ilişkin son derece "hayatî" bir bilgiye ulaştığı düşünülüyor. 

Mısırlıların takvimi

Mısırlıların, günümüzden yaklaşık 5 bin yıl önce doğanın döngüsünü kaydetme isteğinin altında yatan sebep de İskoçya'daki avcı-toplayıcı insan topluluklarınınkine benziyordu. Çok önemli bir farkla tabii. Mısırlılar, doğadan topladıkları, avladıkları besinlerin yerine kendi yetiştirdikleri ürünlerin selâmetini düşünüyorlardı. Nil Nehri'nin sularının taşma periyoduna göre tarım yapan Mısırlıların takvimi, tarım ve dolayısı ile Nil ile bağlantılı üç mevsimden oluşuyordu. Taşma dönemini önceden tahmin ettiklerinde ekim ve hasat zamanlarını da belirleyebiliyorlardı. 
Mısırlıların takvimi, Ay'ın değil, Dünya'nın Güneş etrafındaki tam turunu baz alıyordu. Yani bir "güneş takvimi" idi. Bu takvimde bir yıl, otuzar günden oluşan on iki ay ve her yılında sonuna eklenen beş gün ile birlikte 365 günden oluşuyordu. 

Sümerlerin etkisi

Sümerlerin geliştirdiği ay takviminde ise bir yıl, 29 günlük beş ay ve 30 günlük yedi aydan müteşekkildi. Güneş yılına göre eksik kalan 10 gün nedeniyle her üç yılda bir 30 günlük bir ay daha ekleniyordu takvime. Sümerlerin aylara verdiği isimlerden bazıları da bugün hâlâ varlığını sürdürüyor. "Şubat"ın kökeni olan "şubatu" ile "temmuz"un kökeni olan "tammuz/dumuzi" (Milliyet Arkeoloji'nin geçmiş sayılarında ele almıştık) bu aylardan bazıları. 

Kıyamet kopmadı!

Çağımızda en dikkat çeken takvimlerden biri, şüphesiz, sansasyonel haberlere konu olan Maya takvimiydi. 2012'de sona erdiği için o dönemde "kıyamet" senaryoları ile gündeme gelen takvimin son günü 9 yıl önce yaşansa da zaman akmaya devam ediyor. Maya takvimi, 20 günlük 13 aydan oluşuyordu. Yani 260 günlük bir döngü üzerine kuruluydu. Ancak Mayaların 365 günlük bir güneş yılını da dikkate aldıkları biliniyor. Ayrıca Mayaların 360 günlük 20 yıldan oluşan bir döngüsü daha vardı. Bu döngünün sürekli tekrar ettiğine ve her döngüde aynı şeylerin yaşanacağına inanıyorlardı.

12 hayvanlı takvim

12 hayvanlı Türk takvimi de ilginç bir döngüyü takip eder. Orta ve Uzak Doğu Asya’da yaygın olarak kullanılan bu takvimde hayvan adlarıyla anılan on iki yıllık süreler esastır. Yıllar sıçan, öküz, pars, yılan, maymun, köpek gibi hayvanlarla isimlendirilir. Ancak bu takvim sisteminde yıl sayısı bulunmaz. 

Unutulan bir tür

Dünyanın ve doğanın ritmini kontrol etme isteğinden kaynaklanan bu takvimlerin yanı sıra edebiyat tarihinde bugün pek bilinmeyen bir takvim daha yer alır: Mizahî takvimler.
Osmanlı Devleti'nde takvim hazırlama işi "yıldız ilmi"ne vakıf müneccimlerin göreviydi. Osmanlı sarayında görevli müneccimbaşı ve yardımcıları, her yıl iki takvim hazırlardı. Biri senenin ay ve günlerini gösteren alışıldık bir takvim, diğeri ise yıl içinde meydana gelecek olaylar hakkındaki tahminlerin, yapılması uygun olan ya da olmayan işlerin yazıldığı bir "ahkâm" takvimi. Bu takvimde devlet yöneticileri ile çeşitli meslek gruplarından insanlar ve aylar hakkında hükümler bulunurdu. 15. yüzyıldan itibaren bu tür takvimlerin mizahî olanlarının da kaleme alındığı biliniyor. Farklı mesleki ve toplumsal grupların yıl içinde başlarına gelecek olan olayları hicivden, kinayeden, mecazdan faydalanarak ve bazen de müstehcen ifadelere başvurarak anlatan bu mizahî takvimlerin üç farklı örneğinin bulunduğu kayıt altına alınmıştır. Ancak yalnızca 17. yüzyılda Küfrî-i Bahâyiî tarafından kaleme alınan takvim günümüze ulaşmıştır.
Tarihi kaydeden takvimlerin tarihine hızlıca göz attık. 1926'dan bu yana resmen kullandığımız "beynelminel takvim"in 2021. yılını geride bırakırken, takvim yapraklarının -yazının başında bahsettiğim- "duygusal imge"sine geri dönüp bir Sezen Aksu şarkısına kulak verelim: "Yıllar mı hızlandı yoksa / Ne çabuk geçiyor upuzun günler, geceler / (...) Hangi ara koptu yaprak yaprak takvimler?" Ya da belki de en iyisi zamanı takvimlerle bölmeyi bırakıp  Bergson'un, Ahmet Hamdi Tanpınar'ın dilinde "yekpâre, geniş bir ana"a dönüşen devamlı akış halindeki parçalanamaz zamanına dalmaktır.


Milliyet Arkeoloji, 9. sayı




21 Kasım 2021 Pazar

Hikâyenin Değeri

Müzede sergilenen bir eserin değerinin nereden kaynaklandığı sorusu, bizi o eserin taşıdığı hikâyeye götürür

Bir şeyin kopyası, orijinalinden daha iyi olabilir mi? Kopyanın bir değeri var mıdır? Müzede sergilenen bir sanat eserinin ya da tarihî eserin değeri nereden gelir? Bir filmle başlayan bu soruların yanıtı üzerine kafa yorarken kendimi Orhan Pamuk'un Benim Adım Kırmızı romanına yeniden göz atıp Şeyh Gâlib ve Roland Barthes'ı hatırlarken buldum.

İran sinemasının önemli isimlerinden Abbas Kiyarüstemi'nin İtalya'da çektiği Copie Conforme (2010), İngiliz bir yazar ile sanat galerisi sahibi bir Fransız'ın tuhaf "aşk" hikâyesini anlatıyor. Bu cümle bir açıdan filmi özetlemek için ideal gibi dururken bir açıdan da neredeyse tamamen yanlış. Zira bu aşk hikâyesini tuhaflaştıran, William Shimell tarafından canlandırılan James Miller isimli yazar karakterinin kitabında tartıştığı fikirlerin filmin tamamına sinmesi ve hatta bu fikirlerin bizzat filmin ana hikâyesine dönüşmesidir.

Kitabının İtalyanca çevirisinin gördüğü ilgi üzerine İtalya'ya gelip bir konuşma yapan Miller, kitabı yazarken tek bir amacı olduğunu söyler; kopyanın kendi içinde değerli olduğunu göstermek. Hatta filmle aynı ismi taşıyan kitabının alt başlığı da "Kopyası Orijinalinden Daha İyi"dir.

Miller'ın da söylediği gibi orijinal kelimesinin kökü, Latince "doğmak" anlamına da gelen "oriri"dir. Ona göre bu durum, her bir insanın aslında "atalarının DNA replikaları" olması nedeniyle anlamlıdır ve kopyanın değerine ilişkin tartışma, insanın kendisini anlaması açısından da faydalı olacaktır.

Orijinal Kopya

Juliette Binoche'un canlandırdığı Elle ile Miller'ın Güney Toscana'da çıktıkları kısa bir yolculuk, onları bir müzede sergilenen "Orijinal Kopya" isimli resme götürür. Roma Dönemi'ne ait olduğu düşünülen bu resmin 18. yüzyılda aslından kopyalandığı yüz yıldan fazla bir süre sergilendikten sonra fark edilmiş fakat eser, müzeden kaldırılmak yerine bu bilgilerle birlikte sergilenmeye devam etmiştir.

Orijinal-kopya, sahte-gerçek meselesi filmde yalnızca sanatsal ve tarihî eserler üzerinden anlatılmaz. Kendimizi birden romantik bir ilişki bağlamında, hakikat ile kurmacanın, orijinal ile kopyanın, taklit ile aslın birbirine karıştığı bir hikâyenin içinde buluruz.

Orijinallik, bir yönüyle "birey"le ilgilidir, biricik olmaya yapılan bir vurgudur. Karşısında da kolektiflik ve anonimlik bulunur. Orhan Pamuk da Benim Adım Kırmızı'da resim ve minyatür üzerinden Doğu ve Batı'yı karşılaştırırken bu meseleyi tartışır. Bu noktada edebiyat eleştirmeni Roland Barthes'ın, kudretli "yazar"ı kurmaca metinlerin merkezinden kaldırıp atması gelir akla. Zira ona göre metni oluşturan kişinin yaptığı şey, parçaları toplumdan bilinçli ya da bilinçsiz olarak alıp düzenlemekten ibarettir. Dolayısı ile orijinal diye bir şey zaten yoktur. Her şey birbirinin kopyasıdır.

Hikâyeye sahip olmak

Peki o halde bir eseri manen ya da maddeten değerli kılan nedir? Hakikî, özgün, biricik olması mı? Öyleyse Orijinal Kopya isimli resim, neden hâlâ müzededir? Neden Elle ile Miller'ın "oyun"u, gerçeğinden bile güzeldir? Bu soruların cevabı olsa olsa "bir hikâyeye sahip olmak" olabilir. Bir şeyi değerli kılan taşıdığı hikâyedir. Herhangi bir müzede bir taş parçasını, birkaç adım sonra sergilenen altın bir kap kadar değerli kılan da budur. Orijinal Kopya da anlatılmaya değer bir hikâyesi olduğu için oradadır. Hem bir eser, bir diğerinden kopyalansa ne çıkar? Şeyh Gâlib, "Çaldımsa da mîrî malı çaldım" diyeli 200 seneyi geçti

 


24 Ekim 2021 Pazar

Cem'in Kadehi Dionysos'un Elinde



 "Câm-ı Cem nûş eyle iy Cem, bu Frengistândur
Her kulun başına yazılan gelür, devrândur."

"Esdi nesîm-i nevbahâr açıldı güller subh dem
Açsın bizim de gönlümüz sâkî meded sun câm-ı Cem"

Taht kavgası nedeniyle ömrünü yurdundan uzakta geçiren Sultan Cem'e ait ilk beyit. "Ey Cem, Cem'in kadehini iç, burası Frenk memleketidir. Her kulun başına yazılan gelir" diyor, Avrupa’da esaret altında geçirdiği hayatı için teselli bulmak isterken.

İkinci beyit ise divan şiirinin hicvetmekten geri duramayan, dilini bir türlü tutamadığı için IV. Murad tarafından ölümle cezalandırılan büyük şairlerinden Nef'î'nin... Türk Sanat Müziği dinleyenler, bu beyti Hacı Arif Bey'in rast makamındaki bestesiyle Münir Nurettin Selçuk'un, Bekir Sıdkı Sezgin'in ya da Zeki Müren'in sesinden de duymuşlardır. İlkbahar rüzgârının estiğini, sabah vakti güllerin açıldığını söyleyerek "sâki"ye sesleniyor Nef'î: "Cem'in kadehini sun ki bizim de gönlümüz açılsın."

Şarabın mucidi

Bazı efsanelere göre şarabın mucidi İran Hükümdarı Cem; bir diğer ifadeyle Cemşid'dir. Cem, günlerden bir gün havada ayaklarına yılan sarılmış bir kuş görmüş, derler. Emir vermiş okçularına kuşu yaralamadan yılanı öldürmeleri için. Okçular denileni yapıp kurtarmışlar kuşu. Kuş da bu iyiliği karşılıksız bırakmamış, birkaç tohum getirmiş Cem'e. Tohumlar ekilip üzüm olmuş, üzüm ezilip şarap. Yedi köşeli bir kadeh (câm) yaptırmış Cem. Şarabı çevresindekilere kabiliyetlerine göre bu kadehin bir köşesinden sunarmış.

"Câm-ı Cem" (Cem'in kadehi), içine bakıldığında dünyada olup biten her şeyin görüldüğüne inanılan bir kadehtir aynı zamanda. Üzerinde yedi çizgi bulunur. Dudağın değdiği kısma yakın olan "eziyet çizgisi"ne kadar içilen şarap insanı yıkar. Bu efsaneye dair göndermeler, yukarıdaki örneklerde görüldüğü gibi divan edebiyatında sıklıkla kullanılan motiflerdendir. Şarap hem gerçek anlamında hem de tasavvufî olarak sembolik anlamlarda coşkunluğun, şevkin, kendinden geçmenin, aşkın, sevgilinin dudağının simgesi olmuştur divan şiirinde.

Batı'ya taşındı

Şarabın Doğu'da başlayan bu edebî yolculuğu (şarabın bizzat ortaya çıkış noktası da burasıdır) Yunan mitolojisinde de benzer anlamları ihtiva edip benzer bir simgeler dünyasını taşıyarak Dionysos aracılığı ile Batı'ya uzanır. 

"İşte ben, Zeus'un oğlu Dionysos, Kadmos'un kızı Semele'nin yıldırım dolu şimşekler içinde doğurduğu tanrı..." Antik Yunan'ın büyük şairlerinden Euripides'in bir oyununda böyle çıkar sahneye şarabın, coşkunluğun ve bereketin simgesi Dionysos... Dediği gibi Zeus'un oğludur. Annesi Semele, Zeus'un yıldırımlarıyla ölmüş, Zeus, Semele'nin karnındaki yedi aylık bebeği bir yarık açarak baldırına koymuş ve böylece Dionysos doğmuştur. Azra Erhat'a göre bu doğum şekli, Dionysos'un dışarıdan, doğudan, Anadolu'dan (Lidya-Frigya) geldiğinin, "Yunan mitolojisi evreni"ne başka bir kültürden ithal edilmiş yabancı bir kült olarak dâhil olduğunun işaretlerindendir. Bu doğum sayesinde Zeus'la arasında bir bağ kurulur ve dış dünyadan içeriye alınır. (Dionysos kültünün asıl kaynağının Traklar olduğu da söylenir.)

Derler ki Dionysos, uzak diyarlarda gezip dolaştıktan sonra asma kütüğü ve şarapla Yunan topraklarına dönmüştür. İnsanı doğanın sırlarına ve gücüne eriştirmek yani aslında bir manada tanrılaştırmak, tanrıyla birleştirmek için şarabı ve sarhoşluğu kullanır. Böylelikle insanın, bilinç dışı ve bilinçaltına ulaşmasını sağlar. 

Şenliklerin ortaya çıkışı

M.Ö. 6.-7. yüzyılarda Atina'da güçleri artan tüccar sınıfı ile yönetici sınıf olan soylular arasındaki iktidar çatışmasında "inanç kaynağı" olarak bir çıkış yolu oldu Dionysos tüccarlar adına. Soylular, köylüler üzerinde dinî olarak çok etkili olan Zeus ve Apollon törenlerini ellerinde tutuyordu. Bu da köylülerin kendi taraflarında, onlara bağlı kalmalarındaki önemli etkenlerden biriydi. Zira şenlikler, törenler, bayramlar sıradan eğlenceler değil bir toplumsal düzenin ve bu düzenin ilişkilerinin önemli sembolleridir. Günümüzde de olduğu gibi düzenleyenler/sponsorlar için bir halkla ilişkiler faaliyetidir. Bu nedenle Atina'daki tüccarlar da Zeus ve Apollon törenlerine "rakip" olarak halkın sevdiği Dionysos adına üzüm hasadı/bağ bozumu dönemleriyle ilişkili şenlikler düzenlemeye başladı. Böylece dinî motivasyonlarla düzenlenen şenlikler, törenler arasında coşkun bir eğlencenin öne çıktığı yeni bir şenlik doğdu.

Dionysos şenlikleri, yılın tek bir döneminde yapılmıyordu. Törenler aralık ayında kırsalda başlıyor; Bağ Bozumu Şenliği (Küçük Dionysia), Üzüm Sıkma/Bereket Şenliği (Lenaea), Toplum Şenliği (Anthesteria) ve Büyük Dionysia/Atina Şenliği olarak nisan ayına kadar aşama aşama ve kırdan kente doğru uzanarak sürüyordu. 

Tiyatronun kökeni

Şenliklerin finali olan "Büyük Dionysia"da Akropolis'in eteğindeki Dionysos tiyatrosuna rahipler tarafından tanrıyı simgeleyen bir heykel taşınırdı. Geceleri çıralar yakılarak bu heykelin başında nöbet tutulur, bir sonraki gün yarışma çerçevesinde danslar sergilenir, korolar sahneye çıkardı. Şenliklerde Dionysos'a dair "dithyrambos" adı verilen şiirler/ilahiler okunurdu. Müzik, oyun ve şiirin birleştiği bir performans olan -aynı zamanda Dionysos'un isimlerinden biridir- "dithyrambos", bu özelliğiyle Antik Yunan tiyatrosunun da kaynağı sayılır.

"Çılgın" eğlenceler

Dionysos şenlikleri, "çılgın" eğlenceler olarak tanımlanır. Farklı dönemlerde, farklı toplumlarda da görülen bu türden eğlencelerin en önemli işlevi toplumsal hayatın kurallarının, normların, yasakların, hiyerarşik düzenin geçici olarak yok sayılmasıdır. Ancak bu kuralsızlığın da aslında geçici bir süre için toplumsal bir norm olarak ortaya çıkmış bir "kural" olduğunu gözden kaçırmamak gerekir. 

Bu şenliklerde halk, gündelik hayatın aksine sınırsızca yiyip içer, ölçüsüz bir sarhoşlukla kendinden geçer, dilediği gibi davranırdı. Bu hâl kısa bir süreliğine de olsa onlara kural dışı bir dünyanın kapılarını açardı. Şenliklere katılanlar taşkınlıklar, aşırılıklarla aslında -yukarıda da belirttiğim gibi- tanrılaşırdı; tanrılara, bilinç dışına ulaşırdı. 

İnsan bu şekilde diğer yüzünü, karanlık tarafını görürken aynı zamanda "yaratıcı bir güce" erişir. Yeniden Erhat'a kulak verelim: "Yaratıcılık insanın doğaya bir başka türlü coşkuyla karışmasını şart koşar, karanlık güçlerin gizine ermesini. İşte bu gücü de Dionysos, şarap tanrı simgeler." Bu halde tiyatro gibi bir sanatın da bu şenliklerden çıkması sürpriz değildir...

Apollon'un -törenlerinin tüccarların rakibi olan soylular tarafından düzenlendiğini hatırlayalım- düzeni, kuralı, akılsal olanı simgelerken Dionysos'un coşkunluğu, sarhoşluğu, eğlenceyi temsil etmesindeki karşıtlığı da burada vurgulamak gerekir.

Doğu-Batı arasında

Sultan Cem'le başladık, İran Hükümdarı Cem'e ulaştık, Doğu'dan Batı'ya uzandık. Şarabın, coşkunluğun, vecdin peşindeki bu yolculuğu Sultan Cem'in babası, Doğu'nun ve Batı'nın hükümdarı Fatih'le bitirelim: "Çü oldı lâlüne teşbîh cân-fezâ-yi şerâb / Dile ziyâde olur dem-be-dem hevâ-yi şerâb" // "Bahâr oldı vü güller açıldı ey sâkî / Kadeh getür ki bu fasl eyler iktizâ-yi şerâb". (Senin dudağın cana can veren şaraba benzetildiğinden gönüldeki şarap arzusu her an artıyor. Ey sâki, bahar oldu ve güller açıldı. Kadeh getir çünkü bu mevsim şarap içmeyi gerektirir.)



Milliyet Arkeoloji 7. sayı

20 Eylül 2021 Pazartesi

Bitmeyen dönüşün bitmeyen etkisi: Odysseia

Homeros'un Odysseia'sı, başına türlü felaketler gelmesine rağmen zor durumlardan ustalıkla sıyrılmasını bilen bir kahramanın yer aldığı, sürükleyici, zamanda kırılmalarla dolu, fantastik bir dizi gibidir adeta!

Mitoloji, sözle başlar. Tüm mitler, yazıyla kayıt altına alınmadan önce yalnızca dilden dile, kulaktan kulağa ulaşan sözlerden ibarettir. Yuhanna İncili'nin o veciz ilk cümlesinde söylenildiği gibi: Başlangıçta söz vardır. Mitler, efsaneler, şiirler, masallar, destanlar yalnızca sözlü olarak aktarılır. Her anlatımda biraz daha değişerek, biraz daha zenginleşerek, biraz daha eksilerek ya da biraz daha büyüyerek yeni baştan yazılır. 

Mitolojik kahramanların en bilinenlerinden biri olan Odysseus için de durum böyledir. Ancak Yunan mitolojisinin bugün hâlâ ilgiyle okunmaya, edebiyatı ve sinemayı etkilemeye, esin kaynağı olmaya devam eden bu önemli kahramanının oluşumunda şüphesiz Homeros'un da payı büyüktür. Aktardıklarıyla tarihe de ışık tutan, Antik Çağ'ın büyük ozanı Homeros'u "Batı uygarlığının ilk ve en büyük ozanı, yurttaşımız" diye tanımlar Azra Erhat ve ekler: "Homeros burcu burcu Anadolu kokar."

Yurttaşımız Homeros, "şimdiye kadar yazılmış en iyi macera hikâyelerinden biri" olarak tanımlanan Odysseia'da, Odysseus'un büyük serüvenini anlatır. Erhat, bu destanın bir romana ya da filme benzetildiğini söyler. Haklıdır da. Ama biz bu benzetmelere bugün "dizi"yi de eklesek yerinde olur. Zeki, kurnaz, zor durumlardan ustalıkla sıyrılmasını bilen bir kahramanın yer aldığı, sürükleyici, zamanda kırılmalarla dolu, fantastik bir dizi!

İthake Kralı

Kahramanımız, Yunanistan'ın kuzeybatısında İthake adasında doğar. Babası İthake Kralı Laertes'tir ancak Laertes'in karısı Antikleia'nın Sisyphos ile birlikte olduğu ve Odysseus'un aslında Sisyphos'un oğlu olduğu da söylenir. 

Babasının yerine tahta çıkan Odysseus'un ilk önemli macerası, Troya (Truva) Savaşı'nın da nedeni olan güzeller güzeli Helen'e talip olmasıyla başlar. Ancak pek çok talibi bulunan Helen'den vazgeçer Odysseus. Onun yerine Helen'in amcası İkarios'un kızı Penelopeia'ya talip olur. Penelopeia da edebiyattaki en önemli kadın kahramanlardan biri olur böylece. Odysseus'a sadakati ile adeta sadakatin simgesine dönüşür. Helen de taliplilerinden Menelaos, evlenir.

"Truva atı"nın mucidi

Penelopeia ile evlenip çocukları olan Odysseus, çok geçmeden Helen'in, Troya Kralı'nın oğlu Paris tarafından kaçırıldığı haberini alır. Troya Savaşı'nı başlatacak olan bu olayın ardından istemeyerek de olsa savaşa gider Odysseus. 10 yıl süren savaşta birçok kahramanlıklar göstermesinin yanında, şehrin savaşarak alınamaması üzerine "tahta at" fikrini ortaya atan kişi de odur. Ama asıl macerası, savaşın ardından başlayacaktır.

Uzun süren savaşın bitmesi, yurda dönüşünün de müjdesidir. Ancak bu müjde Odysseus için on yıl sonra gerçekleşecektir. Deniz, denizlerin tanrısı Poseidon, kahramanıza bir türlü geçit vermeyecektir. 

Dönüş yolculuğu başlıyor

Odysseus on iki gemisiyle çıktığı yolculukta fırtınaya yakalanır. Böylece Troya'dan sonra 10 yıl sürecek macerasının ikinci durağı olan Kikonların ülkesine ulaşır. Trakya'da yaşar Kikonlar. Odysseus, burada İsmaros kentine çıkıp halkı öldürür. Ancak gece Kikonların saldırısı sonucu altı adamını kaybedip şehirden kaçar. Mora yarımadasına doğru yol olurken rüzgârın Kythera adasına gönderdiği Odysseus ve arkadaşları, oradan "lotus yiyenler"in ülkesine çıkar. Lotus, sırrı çözülememiş bir besindir. Nilüfer diyen de var, hurma eriği ya da hünnap olduğunu söyleyenler de. Ne olduğunu bilmediğimiz bu bitkiyi, yerliler gibi Odysseus'un arkadaşları da yer. Ancak yurtlarını unutturur bu bitki onlara. Daima bulundukları yerde kalmak isterler. Zorla gemilere bindirir Odysseus arkadaşlarını ve yola çıkarlar bir kez daha. Rotaları, kuzeyi gösterir. 

Keçilerle dolu bir adaya çıkar Odysseus. Oradan da adanın yakınlarında Kyklopların yani bilinen adlarıyla Tepegözlerin yaşadığı yere geçerler. Burada içinde bir mandıranın bulunduğu mağarada Tepegöz tarafından esir alınır Odysseus ve adamları Tepegöz, Odysseus'un arkadaşlarını yerken, her zamanki gibi kurnazca bir plan yapar Odysseus da. Tepegöz'ü sarhoş edip gözünü çıkardıktan sonra kaçmayı başarır. Ancak baltayı taşa vurmuştur. Tepegöz, Poseidon'un oğludur. Denizlerin tanrısının öfkesi Odysseus'un peşini bırakmayacaktır. 

İnsan yiyen devler

Odysseus ve git gide eksilen arkadaşlarının bir sonraki durağı rüzgâr tanrısı Aiolos'un adasıdır. Burada iyi ağırlanırlar, giderken de bütün rüzgârların içinde durduğu bir tulum verir Aiolos yolculara ve güzel bir rüzgâr eşliğinde uğurlar onları. Yolculuk sırasında Odysseus uykudaykan tayfa, tulumu açar ve korkunç bir rüzgâr çıkıverir dışarı. Büyük bir zorlukla günler süren yolculuğun ardından Laistrygonların ülkesine ulaşırlar. Odysseus ve adamları burada da insan yiyen devlerin saldırısıyla karşılaşır. Devler, limanda Odysseus'a ait bütün gemileri de parçalar. Tek bir gemi kalır ellerinde. Odysseus'un, limanın dışında demirleyen gemisi... Sağ kalmayı başaranlar, bu tek gemiyle kuzeye gidip büyücü tanrıça Kirke'nin toprağı olan Aiaie adasına çıkarlar. Büyücü Kirke, başta Odysseus'u zehirlemeye çalışsa da Odysseus, tanrı Hermes'in yardımıyla büyücüyü alt eder. Kirke, Odysseus'un gücünden etkilenerek adeta büyülenir. Zaten Odysseus'un zekâsının, kurnazlığının yanında çokça öne çıkan bir diğer özelliği de kadınları etkilemesidir. Odysseus ve arkadaşları bir süre Kirke'nin yanında kalır. Bazı efsanelere göre Kirke ve Odysseus'un çocukları bile olur. 

Kirke, Odysseus'a İthake'ye dönüşü için de yardım eder. Odysseus'u kâhin Teiresias'ın ruhunu bulup yurduna nasıl döneceğini sorması için ölüler ülkesine gönderir. Böylece yeni ve zorlu bir yolculuk daha başlar Odysseus için. Ancak kahramanımız, bu yolculuğu başarıyla tamamlayıp Kirke'nin yanına döner. Ardından İthake'ye gitmek için yola çıkar ancak yine zor bir yolculuk beklemektedir onu.

Tehlikeler sürüyor

Odysseus, kadın gövdeli, kuş kanatlı ve güzel sesli Sirenlerin önünden geçer. Duyanı büyüleyip yolundan alıkoyan bu sese karşı Kirke'nin yola çıkmadan önceki uyarıları sayesinde direnir. Yoldaki en büyük tehlikelerden Kharybdis ve Skylla canavarlarının arasından da altı arkadaşını kurban vererek geçer.

Bu zorlu engellerin ardından Güneş tanrısı Helios'un sığırlarının otladığı Thrinakie adasına ulaşırlar. Rüzgâr yoktur, gemi hareket etmez, mecburen adaya çıkarlar. Odysseus adamlarını sığırlara dokunmamaları için uyarsa aç kalan tayfa, hayvanlardan birkaçını keser. Tayfanın bu hareketi, cezasız kalmayacaktır. Yeniden yola çıktıklarında Zeus, şimşekle paramparça eder gemiyi, Odysseus hariç herkes ölür. Kahramanımız, yelken direğinin üstünde günlerce gittikten sonra Kalypso'nun yaşadığı Ogygie adasına varır. Kalypso, Anadolu coğrafyasının ana tanrıçası Kybele'nin Antik Yunan'daki iz düşümü gibidir. O da Kirke gibi âşık olur Odysseus'e ve kahramanımız bir zaman Ogygie'de kalır. 

Mutlu son

Sonunda tanrılar devreye girer Odysseus'un yurduna dönmesi için. Bir sal yapması için yardım ederler ona. Ancak Poseidon'un öfkesi geçmemiştir bu salı da batırır bir fırtınayla. Fakat bir başka tanrıçanın, İno'nun yardımıyla yüzerek Phaiakların topraklarına ulaşır. Burası yurdundan önceki son durağıdır. Bir Phaiak gemisiyle İthake'ye gönderilir. Fakat macera burada da bitmeyecektir. Odysseus'un "onlar ermiş muradına biz çıkalım kerevetine" kâbilinden sonuçlanacak macerasının İthake'deki bölümleri de oldukça ilgi çekicidir. 

Çok zengin, keyifli, heyecan dolu bu mitolojik anlatı, tarih boyunca yazarları, şairleri, müzisyenleri etkiledi. İrlandalı yazar James Joyce'un modernist edebiyatın en önemli örneklerinden biri olan Ulysses romanı, Homeros'un Odysseia'sı ile paralellikler taşıyan kitaplardan biri. Pek çok defa doğrudan sinemaya uyarlanan bu hikâye, bazen de Yunan yönetmen Theo Angelopoulos'un yaptığı gibi yeni hikâyelerin destekleyicisi oldu. Savaşın, gurbetin, özlemin, göçün acısı binlerce yıldır azalmadan ve galiba pek de şekil değiştirmeden devam ettiği, bir hikâyenin içinde kaybolmayı en az atalarımız kadar sevdiğimiz, denizin dost ve düşman yüzlerini hâlâ gördüğümüz içindir belki bu bitmeyen tesir...


Milliyet Arkeoloji 6. sayı, Eylül 2021.



22 Ağustos 2021 Pazar

İnsanlığı Aydınlatan Kahraman: Promete

 

Tanrılardan ateşi çalarak insanlığa veren Promete'nin hikâyesi, binlerce yıldır edebiyatla yeniden şekilleniyor

Yunan mitolojisinde göğü simgeleyen Uranüs (Uranos) ile yeryüzünü, toprağı simgeleyen Gaia'nın çocukları ve torunları olan tanrılara "titan" adı verilir. Uranüs'le Gaia'nın 12 titan çocuğundan ilki Okeanos'tur. Bugün kullandığımız "okyanus" kelimesinin de kökeni olan bu titan, aslında ırmakların sembolü olarak görülebilir. Dişi titanların sonuncusu olan ve denizin verimliliğini simgeleyen Tethys ile Okeanos'un birlikteliğinden doğar bütün ırmaklar. Tethys ile Okeanos'un binlerce su perisi kızlarından biri olan Klymene ise 12 titandan İapetos ile birlikte olur ve bu yazının konusu olan Promete (Prometheus) dünyaya gelir.

Promete, kendi ataları olan Titanların egemenliğine son vererek gücün Olympos tanrılarına geçmesini sağlayan, Yunan mitolojisinin en önemli ve en güçlü tanrısı Zeus'un baş belasıdır. Aslında başlangıçta, Olymposlular ile Titanların savaşında tarafsız gibi görünerek Olymposluların katına kabul edilmiştir Promete. Ancak içten içe Zeus'a ve kurduğu düzene kin besler. Promete, insanlardan taraftır. Hem Titanların öcünü almayı hem de Olymposlu tanrıların egemenliğini insanlara vermeyi amaçlar. 

Akıl gücüyle övünen ve bu sayede egemenliği ele geçiren Zeus'u yine akılla, bilgelikle yenmeye çalışır Promete. Eski Yunancada "önceden gören/bilen" anlamına gelen "Pro-metheus", o dönem için bir kâhin, bugünün dünyasında ise ileri görüşlü, öncü bir figürdür.

Zeus'u kızdıran olay

Promete ve Zeus'un karşı karşıya geldiği ilk an insanların kestikleri kurbanlardan tanrıların payı ayrılırken yaşanır. Promete, bir öküzü ikiye bölüp sofraya getirir. Bir yanda üzerini işkembeyle örttüğü et, diğer yanda yağlarla sakladığı kemikler vardır. Zeus, yağların olduğu payı seçer ve yağları kaldırıp altında kemikleri görünce çok öfkelenir. Küçük düşen Zeus, insanları cezalandırmak için ellerinden ateşi alır. Ancak Promete yine Zeus'u kandırıp Olympos'tan bir kamışın içinde sakladığı kıvılcımı yeryüzüne getirerek insanlara verir.

Ateşin önemi

Mitten çıkıp gerçek dünyaya dönelim biraz: Ateş, insanoğlunun uygarlık serüvenindeki en önemli araçlarından biri. Ateş sayesinde insanlar, sindirimi zor gıdaları daha kolay sindirmeye başlamış, bu yeni beslenme biçimi beynin gelişimini de olumlu etkilemiştir. Ateş, insanoğlu için büyük bir güç ve teknolojidir. Hikâyede Promete'nin çaldığı ateş, bu bakımdan önemli olduğu gibi "bilgi"yi de temsil eder. Azra Erhat'ın deyimiyle "Zeus, aldatılmış, insanların gözünde küçük düşürülmüş, gülünç olmuş bir tanrıdır. Egemenliği gerçek bir güce dayanmaz çünkü akıl gücü tanrılardan insanlara geçmiştir. (...) İnsan kendi gücünün bilincine varır, tanrıya karşı ayaklanmıştır."

Promete'nin, Olympos tanrılarına karşı bu isyanı elbette cezasız kalmaz. Zeus, Promete'yi kollarından ve bacaklarından, boyunun iki katı uzunluğunda bir sütuna bağlatır. Bir kartal, sütuna bağlanan Promete'nin karaciğerini yiyecek, karaciğer her gece yeniden oluşacak ve böylece işkence sonsuza dek sürecektir. Ancak bazı anlatılarda Promete, bir süre sonra serbest bırakılır. Sözünü sakınmayan bu özgürlük savaşçısının hikâyesi de çağlardan çağlara bir sembol olarak hep canlı kalır.

Edebiyata nasıl yansıdı?

Promete'nin hikâyesi, binlerce yıl önce mitolojiden Yunan edebiyatına geçip zenginleşir. Promete'yi ilk olarak Yunan şair Heseidos'un eserinde aklı ve kurnazlığı ile görürürüz. Promete'yi olumsuz olarak ele alan Heseidos, onu düzeni bozan bir titan olarak gösterir. Ardından Aiskhylos'un "Zincire Vurulmuş Prometheus" adlı tragedyası gelir. Promete bu eserde insanın bilinçlenmesini sağlayan bir özgürlük savaşçısına dönüşür. Platon'un Protagoras isimli kitabında Promete ve kardeşi Epimetheus canlıların yaratılışı ile ilişkilendirilir. 18. yüzyıla geldiğimizde Alman şair Goethe, 19. yüzyılın sonunda Fransız yazar André Gide'in eserlerinde konu edilir Promete. Böylece farklı dönemlerde, farklı isimlerin ellerinde yeniden şekillenir. 

Fikret'in Promete'si

Promete, bu anlatıların genelinde bilgiyi, mutlak gücü elinde bulunduran iktidardan çalarak insanlığa sunan korkusuz bir direnişçidir. Aydınlanmacı söylemle örtüşen bu sembol, Türkçeye ilk kez Tevfik Fikret tarafından kazandırılır. Fikret, "Promete" adlı şiirinde Osmanlı'nın Batı karşısındaki geri kalmışlığından büyük bir üzüntüyle bahsederek "vatanı gelecekte aydınlatacak olan meçhul elektrikçi"ye, gelecek nesillere seslenir: "Gör daima önünde esâtir-i evvelin / gökten dehâ-yi nârı çalan kahramânını / Varsın bulunmasın bilecek nâm ü şânını!" (Gör daima önünde eski masalların / Gökten ateş harikasını çalan kahramanını / Varsın bulunmasın bilecek namını, şanını)

Tevfik Fikret, tanrılardan ateşi çalan Promete gibi mitolojiden bir direniş kahramanını çalmış ve Türk şiirine hediye etmiştir. Zaten Fikret, tıpkı Promete gibi var olan toplumsal düzene başkaldırmış, şiiriyle toplumu aydınlatmaya çalışmıştır.

Fikret'in ardından "zincire vurulma" metaforuna birkaç şiirinde yer veren Nazım Hikmet de "Promete, Pipomuz, Gül, Bülbül vs." şiirinde gül, bülbül, mehtap ve gönül ilişkileri ile sınırını çizdiği bir dünyaya uzak olduğunu belirterek direnen kahraman figürünü şöyle kullanır: "Biz / Promete'nin çığlıklarını / doldurup pipomuza / kaba kıyım tütün gibi içiyoruz / yangın kulesiyle verip / omuz omuza / ufuklarda kızaran gözleri seçiyoruz..."

Meşalenin; aydınlığı, uygarlığı temsil etmesi de Promete ile ilişkilidir. Milli Eğitim Bakanlığı'nın logosundaki meşalede de elinizde tuttuğunuz derginin çatısı altında bulunduğu Milliyet'in meşalesinde de Promete'nin insanlığa verdiği "bilgi ateşi" yanar. 

(Milliyet Arkeoloji 5. sayı)








19 Temmuz 2021 Pazartesi

Tammuz'un İsmi 'Temmuz'da Yaşıyor

Beslenmek, tarih boyunca insanoğlunun en önemli mücadelelerinden biri olmuştur. Toprak ve su ise bu mücadelede hayatî öğeler olarak öne çıkar. Bu nedenle hayatta kalmak için en temel gereksinimler olan toprak, su ve bunlara bağlı olarak yetişen bitkiler ile bu döngünün bir diğer önemli parçası hayvanlara kutsallık atfedilmiştir. Tabiatın, mevsimlere göre değişen durumuna da yanıt arayan insanoğlu, merakını mitolojik hikâyelerle gidermeye çalışmıştır.

Mevsimlerin döngüsü

Kış mevsimi boyunca uyuyan doğa, ilkbaharla yeniden canlanır. Toprak uyanır, sular çoğalır, yaşam tekrar başlar. Ardından olgunlaşan bitkiler yaz ve sonbahar aylarında hasat edilir, kışla birlikte ise yaşam yine yavaş yavaş derin bir uykuya dalar. Bu döngü, Carl Gustav Jung'un, sayısız kuşak tarafından deneyimlenen yaşantıların bir sonucu olarak ortaya çıktığını ve nesilden nesle aktarıldığını söylediği arketiplerin yani "kültürel yapıtaşları"nın en önemli temsilcisi olan mitolojide sıklıkla gördüğümüz anlatılardan biridir. Bu anlatılarda, doğanın sonsuz döngüsü, bir tanrı ya da tanrıçanın yer altına inişi ve sonra tekrar dünyaya dönüşü ile temsil edilir. Bu nedenle eski toplumlarda bereketle, hasatla ilişkilendirilen tanrı ya da tanrıçalar yer altına indiklerinde tohumların yeşermediği, otların büyümediği verimsiz bir dönemin başladığına, yeryüzüne döndüklerinde ise doğanın canlandığına inanılır.

Yer altına inmek

Mezopotamya topraklarında "çoban tanrısı" olarak anılan, Sümerlerdeki adıyla Dumuzi, Akadca şekliyle Tammuz'a dair mitler, mevsimlerin döngüsü ve bereketle ilgili en bilinen hikâyelerdendir. Anlatıya göre Gökyüzünün Kraliçesi Tanrıça İnanna (Akad mitolojisinde İştar), göklerden yer altına inmeye, iktidarını oraya da taşımaya karar verir. Yer altının, ölüler dünyasının hâkimi ise İnanna'nın ablası Ölüm Tanrıçası Ereşkigal'dir. Ölüler diyarının yedi kapısından geçen İnanna, her kapıda elbise ve takılarının bir kısmını kaybeder. Böylece Ereşkigal'in huzuruna çıktığında bütün gücünü de yitirmiştir. Burada öldürülen İnanna, Bilgelik Tanrısı Enki tarafından yeniden canlandırılır. Ancak yer altından çıkmak için yerine bir başkasını göndermesi gerekmektedir. Bu şartla yeryüzüne dönen İnanna, eşi Dumuzi'yi tören kıyafetleri ile tahtında otururken görür ve kendi başına gelen felakete rağmen Dumuzi'nin bu halde olmasına çok sinirlenir. Bu yüzden yer altına Dumuzi'yi gönderir. Fakat Dumuzi'nin de yılın yarısını yeryüzünde, yarısını yer altında geçirmesine karar verilir. Dumuzi yeryüzüne çıktığında onun yerine kız kardeşi Geştinanna yer altında kalacaktır.

Dumuzi, namıdiğer Tammuz sonbaharda yer altına iner, kışı da orada geçirdikten sonra baharda yeryüzüne çıkıp doğanın canlanmasını, hayvanların çoğalmasını, tohumların filizlenmesini sağlar.

Mısır'da Osiris, Batı'da Kybele-Attis, Demeter-Persefon ve Afrodit-Adonis mitleri de İnanna-Dumuzi/İştar-Tammuz mitiyle benzerlikler gösterir; bereketi, mevsimlerin döngüsünü, yeniden dirilişi anlatır.

Bugüne yansımaları

Tammuz, kültürün öylesine güçlü bir öğesi olmuştur ki -yıl içindeki sıralaması geçmişte kullanılan farklı takvimlere göre değişiklik gösterse de- bugün bile dilimizde "temmuz" ayı ile varlığını sürdürüyor. Temmuzun, halk ağzındaki karşılığı olan "orak ayı" da bu ayın bereket ve hasatla ilişkisini gösteren en güzel ifadelerden biri. Bunun yanı sıra "Damızlık" sözcüğünün de Dumuzi'den türediği yönünde görüşler var.


 Milliyet Arkeoloji dergisinin 4. sayısından...

 


 

 

 


23 Haziran 2021 Çarşamba

Mozololerin Atası

Karia bölgesinin yöneticisi Mauosolos'un çağlar boyunca hatırlanmak için  yaptırdığı görkemli anıt mezar yıkılsa da ismi, bu mezar sayesinde günümüze dek ulaştı. "Bodrum Mozolesi" olarak da bilinen "Mausoleion", bugün anıt mezar anlamında kullandığımız "mozole" sözcüğünün de kökenini oluşturuyor.  (Milliyet Arkeoloji'nin 3. sayısından)





24 Mayıs 2021 Pazartesi

Öncü Bir Entelektüel: Osman Hamdi Bey

Milliyet Arkeoloji'nin 2. sayısında yayımlanan yazım: Öncü bir entelektüel Osman Hamdi Bey.

❝Roller değişmiştir: Yıllarını eski taşlardan bir tarih çıkarmaya adayan Osman Hamdi Bey'in mezarındaki Selçuklu şahideleri, onun ismini geleceğe taşımakta, varlığına şahitlik etmektedir.❞


8 Mart 2021 Pazartesi

Ah Gözel İstanbul: Kimsenin ve Hepimizin


(İlgili podcast yayınını dinlemek için: Masa Üstü 14. Bölüm)

Zeynep Dadak'ın Ah Gözel İstanbul belgeseli, MUBİ'de gösterimde. Belgesel, 17. yüzyılda İstanbul'da yaşayan şair ve tarihçi Eremya Çelebi Kömürciyan'ın yazdığı seyahatnameyi takip ederek izleyiciyi İstanbul'un tarihi katmanlarında bir geziye çıkartıyor. Bu katmanları anlatmak için anlatım da katmanlandırılarak, biçim ve içeriğin birbirini tamamlaması sağlanmış. 350 yıl önce yazılmış metin bugüne ait İstanbul görüntüleriyle "kaplanıyor". Böylece yüzlerce yıl indimac ediyor, birbiri içinde dürülüp sarılıyor. Hem Eremya Çelebi'nin metnindeki tarihi referanslar, hem de belgeselde konuşanların anlattıklarıyla bu birbiri içine geçmiş tarih, 350 yılla sınırlı kalmıyor çok daha gerilere, İskender'in İstanbul Boğazı'nı açtırmasıyla Karadeniz'in Akdeniz'e karıştığı güne dek uzanıyor. 

25 Şubat 2021 Perşembe

Hasan Âli Yücel: Hem Aydınlanmacı Hem Dindar

Hümanist, milliyetçi, dindar, "komünistlerin hamisi", antikomünist, "Mevlanacı", aydınlanmacı... Eski Milli Eğitim bakanlarından, Köy Enstitüleri'nin mimarlarından Hasan Âli Yücel'le ilişkilendirilen bazı sıfatlar bunlar. Peki gerçekte Yücel nasıl biriydi, birbiriyle çatışan bu sıfatları nasıl taşıyordu? Bu soruların cevaplarını kapsamlı bir Hasan Âli Yücel biyografisi hazırlayan Tanıl Bora ile birlikte aradık. 

https://www.milliyet.com.tr/kultur-sanat/milli-ile-evrenseli-sentezleyen-aydin-6441174




1 Şubat 2021 Pazartesi

Ağca'ya uzanan "kayıp" hikâyesi



Abdi İpekçi'nin katili Mehmet Ali Ağca'nın ismi, yalnızca Papa II. John Paul'e yönelik suikast ile birlikte anılmıyor. Ağca, bir Vatikan çalışanının kızının 1983 yılında kaybolmasına ilişkin iddialarla da hatırlanıyor. Kayıp kız Emanuela Orlandi ile ilgili olarak 2019'da Vatikan'da iki mezar açıldığında kızın, Ağca'nın serbest kalmasını sağlamak için kaçırıldığı iddiaları yeniden gündeme geldi.

Milliyet Gazetesi Genel Yayın Yönetmeni Abdi İpekçi, 1 Şubat 1979'da Mehmet Ali Ağca tarafından düzenlenen suikast ile öldürüldü. Ağca, cinayetten yaklaşık beş ay sonra, 24 Haziran 1979'da yakalandı. Ancak beş ay sonra cezaevinden firar etti. Firarla ilgili tartışmalar sürerken Ağca, Milliyet'e bir mektup gönderdi. Ağca, Milliyet'in 27 Kasım 1979 tarihli baskısında yayımlanan mektupta Papa'yı öldürmek için kaçtığını yazıyordu. 

Papa'ya suikast girişimi

Katolik Kilisesi'nin lideri Papa II. John Paul, 28 Kasım'da Türkiye'ye gelecekti. Ağca mektubunda "Türkiye'nin kardeş İslam ülkeleri ile Ortadoğu'da yeni bir siyasi, askeri ve ekonomik güç oluşturmasından korkan batılı emperyalistler, hassas bir dönemde dini lider maskeli Haçlı kumandanı John Paul'ü acele Türkiye'ye gönderiyorlar. Bu zamansız ve anlamsız ziyaret iptal edilmezse Papa'yı kesinlikle vuracağım. Cezaevinden kaçmamın tek nedeni budur" diyordu. Ancak bu suikast girişimi, mektuptan iki yıl sonra gerçekleşecekti. Ağca, 3 Mayıs 1981'de Vatikan'ın San Pietro Meydanı'nda Papa'ya suikast girişiminde bulundu. Papa'nın yaralı olarak kurtulduğu bu saldırının ardından Ağca, İtalya'da tutuklandı.  

Orlandi kayboldu

Suikast girişiminden iki yıl sonra, 22 Haziran 1983'te bir Vatikan çalışanının kızı, 15 yaşındaki Emanuela Orlandi, Roma'da gittiği müzik dersinden dönerken kayboldu. Orlandi'nin kaybolmasıyla ilgili iddialardan biri Ağca'ya kadar uzandı. Ağca, suikast girişimi sonrası serbest bırakılmasını sağlamak için Orlandi'nin rehin alındığını iddia etmişti. Hatta daha sonraki yıllarda genç kızın, Türkiye'de olduğu bile öne sürüldü. 

Türkiye'de yaşıyor iddiası

Alman Bild gazetesinde 2000 yılında yayımlanan iddiaya göre Orlandi bir süre Paris'te yaşadıktan sonra Türkiye'ye götürülmüştü. Orlandi'nin yetişkin bir kadın olarak tarikat yaşamı sürdüğü öne sürülüyordu. Papa suikastında kullanılan silahı Ağca'ya verdiği öne sürülen Ömer Bağcı'nın, bir dönem Orlandi ile Denizli'de birlikte yaşadığı iddia ediliyordu. Bağcı iddialarla ilgili sorulara "O olay kapandı. Aradan 20 yıl geçti" yanıtını verdi.

2 prensesin mezarı

Orlandi'nin kaybolması ve bu olayda Ağca'nın rolüyle ilgili iddialar 2019 yılında yeniden gündeme geldi. Orlandi'nin kaybolmasından 36 yıl sonra Orlandi ailesine bir mektup gönderildi. Mektupta Orlandi'nin cesedinin, Vatikan'daki Cermen Mezarlığı'nda, elinde "huzur içinde yat" yazılı bir kitap tutan melek figürünün bulunduğu yerde olabileceği söyleniyordu. Bunun üzerine mezarlıktaki iki prensesin mezarları açılmasına karar verildi.

Bir iz bulunamadı

1836'da ölen Prenses Sophie von Hohenlohe ve 1840'ta Prenses Prenses Carlotta Federica di Mecklemburgo'nun mezarları açıldı. Ancak mezarlarda Orlandi'den hiçbir iz olmadığı gibi prenseslerin kemikleri de yoktu. Ayrıca Prenses Sophie'nin mezarının 12 metrekarelik boş bir odaya açıldığı anlaşıldı. 

Uluslararası medya kuruluşları, mezarların açılmasının ardından Ağca ile ilgili iddiaları yeniden gündeme getirdi. Haberlerde Orlandi'nin kaybolmasının ardından, genç kızın Papa'ya suikast girişiminde bulunan Ağca'nın serbest kalmasını sağlamak için kaçırıldığı iddialarının gündeme geldiği hatırlatıldı. 

Orlandi ile ilgili bir diğer iddia ise mafya lideri Enrico De Pedis tarafından öldürüldüğü şeklindeydi. Bu nedenle daha önce De Pedis'in mezarı da açılmış ama bir kanıta rastlanmamıştı.

27 Kasım 2020 Cuma

Erol Köroğlu ile Harf Devrimi'ni Konuştuk

Latin alfabesine geçişin Osmanlı'da da 1850'lerden itibaren tartışıldığını belirten Erol Köroğlu, Harf Devrimi'nin eğitimi kolaylaştırmak kadar sekülerleşmede de işlevsel bir rol oynadığını belirtiyor.

Harf Devrimi'nden hemen önce yayımlanmaya başlayan Köroğlu gazetesini inceleyen Köroğlu, bu gazetenin dilini ve içeriğini günümüzün "sosyal medyası"na benzettiğini belirterek, gazetenin yeni harfleri okurlarına öğretmek için kampanyalar yaptığını, promosyonlar verdiğini anlattı.  

Röportajın ses kaydını dinlemek için: https://link.tospotify.com/pNOBvHZh3ab