antik kent etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
antik kent etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

6 Eylül 2023 Çarşamba

Taşlardan Dijitale Harflerin Yolculuğu



Kelimelerle onların işaret ettikleri nesneler arasındaki ilişki keyfîdir. "Fokur fokur" kaynayan ya da "şırıl şırıl" akan suda, "miyav"layan kedide, "vızıl"dayan arıda olduğu gibi yansıma (onomatopik) bir sözcükten bahsetmiyorsak; örneğin masaya neden "masa", taşa neden "taş" dediğimizin yanıtı yoktur. Fakat sözden yazıya geçtiğimizde iş değişiyor. Çünkü yazının tarihi resimle başlar. Resim ise nesnenin temsilidir. Fenike alfabesinin, Mısır hiyerogliflerindeki "öküz başı" tasvirinden türeyen ilk harfi "alef"ten bu yana, ses ile onun işareti olan harf arasında bir ilişki olduğu muhakkak. Üstelik yazı, bugün resim olmaktan çıksa da nihayetinde grafiktir. Grafik temsil ettiği şeyin dışında kendisine ait bir anlam daha taşır. Bir yazıya baktığımızda yalnızca harflerden oluşan kelimeleri değil, grafiğin içerdiği anlamı, etkiyi de görürüz. 

Yazının görsel anlamı, yazının bulunduğu taşıyıcı ortam, yazının bu ortamdaki dizimi ve elbette yazı tipi yani font gibi ögelere bağlı olarak gelişiyor. Metnin semantik mesajı, yazının görsel mesajıyla birbirini tamamladığında şüphesiz anlam ve etki güçleniyor. Bir metni, bulunduğu ortam, harflerin büyüklüğü ve tipinden bağımsız olarak başka bir ortama aktardığımızda bir şeyler eksiliyor. Bir metnin, onu asıl yerinde ve şeklinde gören kişideki etkisinin, orijinal "şekli" taşımayan "alıntısı"nı gören kişideki etkisi ile aynı olduğu söylenemez. Metin, anlamı ve tasarımı ile bir bütündür.

Antik kentlerde gördüğümüz yazıtlar da; kullanılan alfabe, yazı tipi, bulunduğu yer, hatta yazının ve üzerine nakşedildiği taşın büyüklüğü gibi bilgilerle birlikte, bize metnin manasından fazlasını anlatır. Harflerin tipi, metnin tarihinin belirlenmesi açısından da anlamlıdır. 


2200 yıllık yazıtlar

Ses, yazı ve metin üzerine yıllardır okuyup düşündüğüm bu meseleleri bana tekrar ve yeni bir bağlamda hatırlatan, tipografi ve tasarım eğitmeni Onur Yazıcıgil'in Pergamon (Bergama) Antik Kenti’ndeki yazıtları inceleyerek o dönemlerde zanaatkârların mermere işlediği harfleri dijitalleştirip bir font haline getirdiği projesi oldu. 

Yazıcıgil, "Pergamon: Yunan Harfli Bir Yazı Tipi Tasarımı" ismiyle bir kitap haline de getirilen projesi ilgili keyifli ve ufuk açıcı bir açık ders gerçekleştirerek çalışmanın detaylarına ilişkin bir sunum yaptı. Proje, Yazıcıgil'in, 13 Eylül-6 Ekim 2022 tarihlerinde Gate 27 Ayvalık Konuk Sanatçı Programı'nda ağırlandığı sürede geliştirilmiş. Onur Yazıcıgil, projenin nihai amacını "Yaklaşık 2200 yıl önce taş üzerine oyularak oluşturulmuş harfleri dijital ortama taşıyıp günümüz bağlamında işlevsel bir hâl kazandırarak onlara yeni bir soluk getirmek" olarak açıklıyor. Projenin pratikteki eylemi ise "Yunan harfli tipografik tasarım yapan tasarımcılara bu harflerin kökenlerini keşfedebilecekleri ve yeni tipografik bağlamlar kurabilecekleri bir tasarım aracı" oluşturmak. Tabii "arkeoloji öğrencilerine harf biçimlerini önceden çalışma imkânı vererek saha çalışması öncesi dil eğitimlerine katkı sağlamak" da projenin muhtemel sonuçlarından biri olarak karşımıza çıkıyor. Yazıcıgil, bu noktada kendi öğrenme pratiğinden yola çıkarak Arap harfli Osmanlı Türkçesi metinlerini okumayı öğrenirken matbu olarak gördüğü harf biçimleri ile el yazısı arasındaki devasa farkı örnek gösteriyor.

Çalışmanın safhaları


Peki bu fontlar, taştan dijitale nasıl geçti? Onur Yazıcıgil, çalışmasına Pergamon'da tutarlı bir font oluşturma imkânı veren harfleri arayarak başlamış. Bu arayışı sırasında daha çok Akropol ve Asklepion'da yer alan yazıtların uygun olduğunu belirlemiş. Yazıcıgil, farklı dönemlerde farklı zanaatkârların elinden çıkmış olsa da bu yazıtlardaki harflerin görsel dilinde ortaklıklar bulunduğunu vurguluyor. Söz konusu yazıtlardan, yazı tipine kaynaklık edecek 24 harflik bir grup seçilmiş ve ilk olarak harflerin izdüşümleri çizilmiş. Elbette elle ve farklı kişilerce kazınan harfleri oldukları gibi dijitale aktarıp bir yazı tipi haline getirmek mümkün değil. Tasarımcı, bu noktada her harfin kalınlığı ve okunabilirliği açısından düzenlemeler yapmış. Bazı harflerin varsayılan biçimi dışında, yazıtlarda görüldüğü için "alternatif biçimleri" de oluşturulmuş. 

Yazıtlarda harflerin yanı sıra semboller de tespit edilmiş ve bunlar da yazı tipine dahil edilmiş. Kalp şeklindeki yaprak ve üzüm salkımı da böylece Pergamon fontunun "emoji"leri olarak dijital ortama taşınmayı başarmışlar. 

Hitit çivi yazısı, Frig yazısı, Yunan, Arap, Süryani, Ermeni harfleri... Farklı dönemlerde, farklı bölgelerde tarihe not düşmek için değişik alfabelerin kullanıldığı Türkiye toprakları, benzer başka çalışmalar için de zengin bir kaynak sunuyor. Taşların üzerinde ya da tozlu raflarda uyuyan harfler, tekrar nefes almayı, bu sırada da bu toprakların velût tarihini bize bir kez daha hatırlatmayı bekliyor. 


-------

Bu alandaki ilk çalışma: Diogenes

Pergamon yazıtları üzerinden yapılan bu yazı tipi çalışması, alandaki ilk çalışma değil. 1996 yılında Christopher Stinehour tarafından dijital ortamda üretilen "Diogenes" yazı tipi, Antik Yunan epigrafisinin günümüzde kullanımı açısından bir ilki oluşturuyor. 1999 yılında Dan Carr, bu yazı tipini kurşun hurufat olarak yeniden yorumlamış ve ortaya 2003 yılında basılan "The Fragments of Parmenides" kitabı çıkmış. Böylece M.Ö. 6. yüzyılda yaşayan filozof Parmenides'in eserleri, yaklaşık 2600 yıl sonra, o dönemin harfleriyle bugüne taşınmış. Böylece içerik ve biçim, birbirini tam bir uyumla tamamlamış... Pergamon yazı tipinin kaynağı olan yazıtlar ile Diogenes yazı tipi oluşturulurken temel alınan yazıtlar arasında da yaklaşık 500 yıllık bir zaman dilimi var.


-------

Pergamon harfleri takıya dönüştü

Projenin bir diğer ayağı ise takılar... Esin Nalbantoğlu’nun tasarım atölyesi Emma Krafft’la yapılan iş birliğiyle Pergamon harfleri, bronz ve gümüş madenlerle üretilen takılara dönüştü. Yazıtlardaki üzüm salkımı motifinden ilham alınarak Türkçede "şarap gibi kadın" anlamına gelen çağdaş Yunanca ibarenin işlendiği bir bilezik ve yüzük tasarlandı. Böylece antik Yunancadan oluşturulan font, günümüz Yunancasına da aktarılmış oldu.


-------

Bilimsel ve sanatsal üretim mekânı

Gate 27, farklı pratiklerin araştırma ve üretim süreçlerini desteklemek ve disiplinler arası etkileşime zemin yaratmak amacıyla 2019’da kurulan uluslararası konuk sanatçı programı. Bu kapsamda Gate 27; sanatçı, araştırmacı ve akademisyenleri Yeniköy ve Ayvalık’taki mekânlarında ağırlıyor, katılımcılara dört ila 12 hafta boyunca fikirlerini üretime dönüştürebilecekleri sakin bir çalışma ortamı ve atölye mekânı sağlıyor.

------

Pergamon Antik Kenti

İzmir'in Bergama ilçesinde yer alan Pergamon Antik Kenti'nde yaşamın izleri M.Ö. 7. yüzyıla kadar gidiyor. M.Ö. 3. yüzyılda ise Pergamon, bir kent olmaktan çıkıp tarih sahnesinde "Pergamon Krallığı" olarak yerini alıyor. M.Ö. 2. yüzyılda bir zafer anıtı olarak yapılan ve bugün Berlin'de bulunan meşhur Zeus Sunağı'nın ev sahibi de Pergamon'dur. Sağlık Tanrısı Asklepios'a adanmış kutsal bir sağlık merkezinin de bulunduğu kent, M.Ö. 2. yüzyılda Roma hakimiyetine girmiş, bu dönemde de gelişimini sürdürmüştür. 


Milliyet Arkeoloj, 28 [Ağustos 2023]


26 Ağustos 2023 Cumartesi

Ve Sahne Tekrar Nysa'nın

 

1800 yaşındaki bir antik tiyatronun taş basamaklarında oturuyoruz. Arkamızda, tiyatronun da yaslandığı Mesogis (Aydın) Dağları. Karşımızda, sahne binasının üzerinden görülen, tarihi ve toprağı besleyen Maiandros'un (Menderes) kıvrıla kıvrıla ilerken suladığı bereketli topraklar. Yalnızca biraz sonra başlayacak ve bizi Anadolu tarihinde bir yolculuğa çıkaracak Ben Anadolu oyununu izlemeyeceğiz burada. Tarih de Nysa'da gözümüzün görebildiği her noktada, kalabalık oyuncu kadrosu ile karşımızda. Her köşesinde tarihin sahne aldığı Nysa Antik Kenti'nin Kazı Heyeti Başkanı Doç. Dr. Serdar Hakan Öztaner, oturduğumuz sıralarda asırlar önce oturanları çağırıyor zihinlerimize; "Ey Nysalılar" diye sesleniyor. Evet, o akşam, o taş basamaklarda otururken Nysalıyız. Mastauralı, Tralleisli, Magnesialıyız biz. Hititli, Efesli, Troyalıyız o akşam. Doğu Romalıyız, Osmanlı'yız. Çünkü birazdan sahnede söyleneceği gibi "'Biz' Anadolu'yuz".

Nysa Tiyatrosu'nda, önümüzde uzayan bu şehrin kuruluş sahnesini izleyelim önce. Günümüzden yaklaşık 2300 yıl öncesinde, Helenistik Dönem'de, M.Ö. 3. yüzyıldayız. Nysa'nın ya da adı her ne idi ise burada bulunan yerleşimin, bu dönemden önceki tarihine ilişkin elle tutulur bir bilgi bulunmuyor. Helenistik Dönem'den önce muhtemelen Anadolu'nun yerli halklarından Karialılara ait olan kentin Nysa'dan önceki ismi ise Athymbra. Kente ismini verdiğine inanılan Athymbros isimli efsanevi kahramanı, Nysa sikkelerinde de görüyoruz. Nysa'nın tarihsel kurucusu ise Büyük İskender'in komutanlarından I. Seleukos Nikator ya da oğlu Antiokhos. 

Persephone'nin öyküsü

M.Ö. 2. yüzyılın başlarında ortaya çıkan Nysa ismi ile ilgili en güzel ve en makul köken arayışı ise en bilindik mitlerden biri olan Persephone'nin hikâyesinde saklı. Tanrıların tanrısı Zeus ve bereket tanrıçası Demeter'in kızıdır Persephone. Bir gün Nysa Ovası'nda çiçek toplarken ova boydan boya yarılır ve yeraltındaki ölüler ülkesinin tanrısı Hades, buradan yeryüzüne çıkıp Persephone'yi kaçırır. Persephone'yi yeraltına götüren Hades, bir daha yeryüzüne çıkamamasına neden olan nardan ikram eder ona. Bu duruma çok üzülen Demeter'in yalvarıp yakarması ile Zeus, Persephone'nin yılın yarısını yeraltında, yarısını yeryüzünde geçirmesine karar verir. Mevsim dönümlerini açıklayan bir mittir bu. Doğanın uyandığı, toprağın canlandığı vakitler, Demeter yeryüzünde kızı ile birliktedir. Persephone'nin yeraltına dönüşü ile de doğa yeniden uykuya dalar. (Bu mitin Sümer'deki karşılığı da İnanna-Dumuzi mitidir. Meraklısı, Milliyet Arkeoloji'nin 4. sayısında yayımlanan yazıma göz atabilir.)

Bu mitin, kentle uyuştuğu nokta coğrafyacı Strabon'un -ki o da Amasyalı olmasıyla Anadolu'dan hemşehrimizdir- 1. yüzyılda yazdığı gibi Nysa'nın derin bir boğaz oluşturan bir dere ile ikiye ayrılmış olmasıdır. Nysa, "çift yakalı kent" unvanını da buradan alıyor. Tabii kenti böyle ortadan ikiye bölen, dev bir yarık oluşturan şey basit bir dere olamaz, bu ancak Hades'in ardında bıraktığı bir iz olmalı! Öyleyse Nysa Ovası da işte tam burasıdır. 

Hades'in atlı arabası ile Persephone'yi kaçırma sahnesine ilişkin betimleri, Nysa sikkelerinde de görüyoruz. Nysa Antik Kenti Kazı Ekibi de sikkelerdeki bu tasvirlerden birini logo olarak kullanarak bu kültü günümüze taşıyor. Hades-Persephone efsanesinin bir diğer ismi olan Plouton-Kore adına Nysa yakınlarında bir kutsal alan da bulunuyor. Nysa Tiyatrosu'nun orijinalleri (ne yazık ki birkaç parçası çalındığı için) Aydın Arkeoloji Müzesi'ne taşınan podyum frizlerinde de bu mite ilişkin sahneler yer alıyor. 

Dionysos'un büyüdüğü yer

Nysalıların, sahiplendikleri tek mit bu değil. Şarap tanrısı Dionysos da kent için çok önemli. Coşkun festivalleri ile öne çıkan Dionysos'u sahiplenen birçok kent var. Bunda bu dini festivallerin ticari yönleri göz ardı edilemez şüphesiz. (Dionysos'a büyük önem verilen kentlerden Teos Antik Kenti de Milliyet Arkeoloji'nin 16. sayısında kapak konumuzdu. Dionysos hakkında ayrıntılı bir yazı da 7. sayımızda yer alıyor.) Tanrının isminin Nysa'dan türediğine ilişkin görüşler var. Öyküsü ise şöyledir: Zeus, Semele ile birlikteliğinden doğan Dionysos'u Hera'nın hışmından korumak ister. Dionysos'u Nysa Dağı'ndaki Nymphe'lere emanet eder ve tanrı burada büyür. Azra Erhat'a göre Nysa adı Olympos ve İda gibi yüksek dağlara verilen genel bir ad olsa gerektir. Ancak kentlerine bu ismi vererek kentin tarihsel geçmişini mitolojiyle zenginleştiren Nysalıları niye karşımıza alalım ki? Bu kente ayak basan birinin, Dionysos'un bu güzel kentte, bu cömert topraklarda büyüdüğünden şüphe etmesi için bir sebep yok! Üstelik de Strabon'un dediği gibi adına "Aromeus" denilen en iyi Mesogites şarabı da burada üretilirken...

Persephone-Hades kültü gibi Dionysos kültü de Nysa tiyatrosunun podyum frizlerine yansımış. Kabartmalarda bebek Dionysos'un Nymphe'lere verilmesini, Nympheler tarafından emzirilmesini, çocuk Dionysos'un banyo sahnesini görebiliyoruz. Kentte bir Dionysos Tapınağı bulunamamış ancak Dionysos'la ilgili çeşitli yazıtlara rastlanıyor. 

Kenti anlatan tiyatro

Nysa özellikle Roma Dönemi'nde gelişmiş. Bugün kentte gördüğümüz birçok kamu yapısı Roma'dan armağan. Nysalılar gibi oturma sıralarına yerleştiğimiz tiyatro da Helenistik Dönem'de inşa edilse de Roma Dönemi'nde büyük değişiklikler geçirmiş. Tiyatro, kenti ikiye bölen derenin batı tarafında, bir yamaca yaslanıyor. Yaklaşık 10 bin kişilik bir kapasitesi var. Kazı Başkanı Öztaner, -yukarıda bahsi geçen- sahne binasındaki podyum frizlerinin Nysalıların kültlerini, topografyasını anlatması açısından çok önemli olduğunu vurguluyor. Tiyatroya gelenler, burada Dionysos ve Persephone kabartmalarının yanı sıra nehir tanrısı Maiandros'u, Mesogis dağ tanrısını, su perilerini; yani bölgeye bolluk ve bereket getiren Menderes'i, Mesogis Dağlarından doğarak Menderes'i besleyen dereleri de izliyor. 

Theogamia Şenlikleri de anlatılır podyum frizlerinde. Bu şenlikler de Nysa için önemlidir. Kente yaklaşık üç km uzaklıkta bulunan Akharaka'daki (Salavatlı köyü) Plouton-Kore Tapınağı'nda her yıl düzenlenen şenlikte tanrı çiftin kutsal evliliği kutlanır. Kabartmalarda anlatıldığı gibi şenlikler kapsamında bir boğa da kurban edilir. Ancak bildiğimiz türden bir kurban ediş değildir bu. Kentteki gymnasion'dan (okul) çıkan gençler, boğayı kutsal alandaki Kharonion Mağarası'na götürür. İçinde zehirli gazların bulunduğu bu mağaraya bırakılan boğa birkaç adım attıktan sonra düşüp ölür. 

Bugün tiyatroda otururken karşımızda duran sahne binası, yalnızca birkaç yıldır ayakta. Son evresinde üç katlı olan bu yapıyla ilgili 1999 yılında başlayan çalışmalarda, şu an Teos Antik Kenti'nde Kazı Başkanlığı görevini sürdüren Prof. Dr. Musa Kadıoğlu'nun doktora çalışması dönüm noktasını oluşturuyor. 2019 yılında somut olarak başlanan sahne binasının birinci katını ayağa kaldırma çalışmaları, 2021 yılında nihayete eriyor. Böylece Nysa Tiyatrosu'nda Ben Anadolu'yu izlerken, Nysalıları daha iyi anlayabiliyor, yapıyı daha iyi algılayabiliyoruz. 

40 bin kişilik stadion

Şimdi bakışlarımızı tiyatrodan uzaklaştırıyoruz. Tiyatronun hemen önünde, kentin en dikkat çekici yapılarından biri uzanıyor boylu boyunca. Nysa'yı ikiye bölen dere yatağında inşa edilmiş, Roma'nın mimarlık ve mühendislikteki başarısını yansıtan U planlı bir yapı: 248x93 metre ölçülerinde, 40 bin kişilik bir stadion. Bu rakamlar, bugün az bir kısmını görebildiğimiz bu yapının, Anadolu'nun en büyük stadionlarından biri olduğu anlamına geliyor.

Üç köprü

Peki, ortadan ikiye bölünmüş bu kentin iki yakası nasıl bir araya geliyordu? Yukarıda bahsettiğim stadion, üç köprü ve bir tünelle... Köprülerden biri M.Ö. 1. yüzyıla tarihleniyor ki Strabon da bu köprüyü kayda geçirmiş. Ancak üç köprü de depremlerden sonraki imar faaliyetleri kapsamında Roma Dönemi'nde, M.S. 2. yüzyılda yenilenmiş. Yani bugün bizim gördüğümüz köprü ile Strabon'un bahsettiği köprü aynı değil. Köprülerden tiyatroya yakın olanı, 64 metre uzunluğunda ve 6.5 metre genişliğinde. Stadion'un kuzeyindeki köprü ise yaklaşık 70 metre uzunluğunda ve 7.5 metre genişliğinde. Stadion'un güney ucundaki köprü de yaklaşık 63 metre uzunluğunda ve 6.8 metre genişliğinde. 

Nysalı bir mimar

Kentte dereyle bağlantılı olarak inşa edilen bir diğer yapı da tünel. Sıcak bir yaz günü kenti gezerken bizim için serinletici işlevi ile öne çıksa da o zamanlar altından sular akıyor -kışın bu işlevi sürüyormuş- ve kanalizasyon hatları için de kolektör görevi görüyordu. Böylece sular tünel aracılığı ile tahliye ediliyordu. Ayrıca üzerinden geçilerek iki yaka arasında gidip gelmeyi sağlıyordu. Bugün köprüler ayakta değil ancak 81 metresi günümüze sağlam olarak ulaşan tünelin üzerinden iki yaka arasında geçiş yapılabiliyor. Tünelde, Nysa'yı ziyaret edenleri ilginç bir detay da bekliyor. Kuzeyden güneye ilerlerken sağ tarafta kalan taş blokun üzerinde bir yazıt bulunuyor. Yazıtta "Praylos'un işi/eseri buraya kadar" ifadesi yer alıyor. Altında muhtemelen tüneli sembolize eden "ters u" şeklinde bir işaret var. Bu işaret, taşlar üzerinde 21 metre boyunca tekrar ediyor. M.S. 3. yüzyıla tarihlenen bu yazıt, bu bölümün mimar/taş ustası Praylos tarafından onarıldığı ya da yapıldığını gösteriyor. 

Işıklar sönerken

Helenistik Dönem'den Roma'ya, oradan Bizans'a uzanıyor Nysa. Nysa'da coğrafyamızın değişmez yazgısı depremler perdeyi bir süreliğine kapatıyor. 7. yüzyılda büyük bir depremle sarsılıyor kent. 9. yüzyıla kadar uzunca bir uyku... Sonra 12-13. yüzyıla kadar yeniden yaşam görünüyor kentte. Fakat bu dönem, perdenin son açılışıdır. 13. yüzyılda bölgenin Türklerin hakimiyetine geçmesi ile Nysa, bu kez çok uzun bir uykuya dalar. Yeniden sahneye çıkışı, 17. yüzyılda Avrupalı seyyahların kenti ziyareti ile başlar. 1811 yılında kenti ziyaret eden İngiliz mimar Robert Cockerell de Nysa'nın görkemini aktarır ve kentte yaşayan tek kişinin, tiyatronun kemerlerinde kendine bir barınak yapan çoban olduğundan bahseder. 20. yüzyılda başlayan arkeolojik kazılarla kentte yeni bir perde açılır. 1990 yılından bu yana da araştırmalar, Ankara Üniversitesi Dil ve Tarih-Coğrafya Fakültesi tarafından yürütülüyor. Nysa, eğitim ve kültür kenti kimliği ile yeniden canlanıyor. 

Nysa Tiyatrosu'ndan, önümüzde uzayan şehrin tarih sahnesindeki yolculuğunu seyrettik. Sahnede ışıklar şimdilik sönüyor. Ama oyun bitmiyor. Ne de olsa "Zamanımız binlerce yıl, sahnemiz bütün Anadolu."


......

Odysseia'nın bulunduğu kütüphane

Kazı Başkanı Hakan Hoca'nın Nysa ile ilgili vurguladığı niteliklerden biri de "eğitim ve kültür" kenti olması. Bu konuda kentteki yapılardan kütüphane ve gymnasion öne çıkıyor. Kütüphanenin bulunduğu arazideki ilk yapılaşma Helenistik Dönem'e tarihleniyor. İkinci inşa evresi ise yaklaşık olarak M.S. 130 yılında. Kütüphanenin avlusunda bir lahit de bulunmuş. Lahit de ikinci evreye tarihleniyor. Lahdin içerisinde 18-22 yaşlarında bir erkeğe ve 25-40 yaşlarında bir kadına ait kemikler ele geçmiş. DNA sonuçları bu iki kişinin akraba, muhtemelen de anne-oğul ya da kardeş olduğunu söylüyor. Lahdin, kütüphaneyi yaptıran hayırsevere ait olduğu düşünülüyor. Ancak buna dair bir yazıt yok. Antik kaynaklarda Nysa Kütüphanesi'nden Homeros'un Odysseia'sının bir varyantının yer aldığı üç kütüphaneden biri olarak bahsediliyor. Burasının arşiv binası ve mahkeme gibi işlevlere de sahip olduğu değerlendiriliyor. 

...

Eğitim kenti

Nysa, coğrafyacı Strabon'un eğitim aldığı kent olarak da öne çıkıyor. M.Ö. 2. yüzyılda yaşayan filozof Apollonios'un da Nysa'da eğitim alan kişilerden biri olduğu biliniyor. Felsefe, gramer gibi derslerin verildiği kentte ismi bilinen eğitimciler de var. Strabon'un da eğitim aldığı Aristodemos'un yaşamını Homeros çalışmalarına vakfettiği belirtiliyor.
Eğitim deyince akla şüphesiz gymnasion geliyor. M.S. 2. yüzyılın ortalarında inşa edilen yapı, atletizm faaliyetlerinin yanı sıra eğitim için de kullanılmış. Daha önce de bahsi geçtiği üzere Strabon, Theogamia Şenlikleri'nde kurban edilecek boğanın öğle vakti gymnasion'dan çıkan gençler tarafından götürüldüğünü anlatır.

.....

Sütunlu Cadde

Kentin en geniş ve anıtsal mimariye sahip ana caddesi olan Sütunlu Cadde'de, caddenin iki kenarında sıralanan dükkanlara ve işliklere ait duvarlar arasındaki genişlik 11.5 metre. Caddede sütun aralarına yerleştirilmiş, Nysalı önemli kişilerin, hayırseverlerin onurlandırma yazıtları da bulunmuş. Yazıtlar Nysa'daki sosyal yaşama ve imar faaliyetlerine ilişkin önemli bilgiler sunuyor. Caddenin M.S. 2. yüzyılın ikinci yarısında inşa edildiği düşünülüyor. Caddenin M.S 7. yüzyılın başlarına kadar yoğun olarak kullanıldığı saptanmış. Birkaç kez depremlerde yıkılan ve onarılan cadde 7. yüzyılın ilk yarısındaki depremlerden sonra kaderine terk edilmiş. Ancak toprak altında kalsa da muhtemelen köprüye giden güzergah olarak caddenin üzerinden geçilmeye devam edilmiş. 


NOT: Bu yazıda, Kazı Başkanı Doç. Dr. Hakan Öztaner'in editörlüğünde hazırlanan ve İş Bankası Kültür Yayınları'ndan çıkan Çift Yakalı Kent Nysa kitabından yararlanılmıştır. Ayrıntılı bilgiler ve kaynaklar için kitaba göz atılabilir. 


Görkem Evci 

Milliyet Arkeoloji, 27 (Temmuz 2023)


27 Temmuz 2022 Çarşamba

Teos: Dionysos'un Kenti





“Kim var imiş biz burada yoğ iken”


Tarihçi Cemal Kafadar, adını Karacaoğlan’ın bu mısraından alan, 16 ve 17. yüzyıllar Osmanlı dünyasından oldukça mütevazı dört kişiyi anlattığı kitabının başında ozanın, hayatın acılarından dem vuran şiirinin sonunda neden bu soruyu sorduğunu irdeler: “Kâh âşık kâh düpedüz çapkın sesi ile tanıdığımız şiirlerinde pek görülmeyen ya da açık edilmeyen bu felsefi-tarihi duyarlılığı, neden kendisine kolayca yakıştıramadığımız efkârlı bir şiirin sonuna yerleştirir?” Ve uyarır: “Bu soru sizde bir merak uyandırmadıysa, hatta tarihçilerin bu tür sorularla uğraşmasını yadırgıyorsanız bu kitabı okumanızı tavsiye etmem.” 

Kafadar’a göre tarih, yok olanla değil, bir zamanlar var olanla ilgilidir. Karacaoğlan da “kim var imiş” diye sorarak onların kanlı canlı insanlar olduklarını hatırlatır; şimdi yok olduklarını değil, bir zamanlar var olduklarını ifade eder: “’Onlardan sonrası’ olduğumuzun ve bir de ‘bizden sonrası’ olacağının bilinciyle, yani bugüne ait ve geleceğe dönük bir perspektifle anlamağa çalıştığımız birileridir mazinin insanları. Yunus gibi ölüm gerçeği ve ahiret üzerine düşünmek isteyenler felsefeye yönelse gerektir, Karacaoğlan gibi hayat ve dünya üzerine düşünmek isteyen ise tarihe...” Urla-Çeşme Yarımadası’nın Ege Denizi’ne doğru uzandığı topraklar üzerinde, zeytin ağaçlarının gölgesinde yükselen Teos Antik Kenti de sanatçıları, bilim insanları, tarihte iz bırakmış önemli kişileri ve elbette sıradan sakinleri ile tüm bu sorular üzerinde düşündüren bir kent. Teos’u adım adım dolaşırken Karacaoğlan’ın mısraları ve Kafadar’ın sözleri dönüp durdu zihnimde.

3 Temmuz 2022 Pazar

Stratonikeia: Birbirine Açılan Kapılar

Anadolu’nun yerli halkı Karialılar ve Leleglerin kenti Stratonikeia, Helenistik Dönem’den günümüze, “yaşayan” bir yer oldu. Kente binlerce yıl önce olduğu gibi, Zeus ve Hekate’ye adanmış iki kutsal alandan gelen yolların ulaştığı kapıdan girdiğinizde farklı dönemlerin iç içe geçip kaynaştığı, kapıları birbirine açılan farklı kültürlerin izlerinin bulunduğu bir yerleşime adım atmış olursunuz. Kâh bir Osmanlı camiinin ahşap kapısından içeri girer, kâh meclis binasının duvarında Grekçe, Latince ve Osmanlıca yazıları yan yana görürsünüz.


https://www.milliyet.com.tr/tatil/arkeoloji/birbirine-acilan-kapilar-6776009