Tasfiye etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Tasfiye etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

9 Aralık 2012 Pazar

Mihriban İnan Karatepe Öyküsünde Üç Ana İzlek

Mihriban İnan Karatepe Öyküsünde Üç Ana İzlek:
Dindarların Sorunları, Aile-Evlilik Kurumu ve Çocukların Dünyası

İlk öykü kitabı Kadife Durağı[1] 2001 yılında yayımlanan Mihriban İnan Karatepe’nin ikinci öykü kitabı Hacıyatmaz[2] 2008 yılında Türkiye Yazarlar Birliği tarafından en iyi öykü kitabı ödülüne layık görülmüş. Yazarın son kitabı ise Aramızda[3] ismiyle 2012 yılında yayımlandı. Bu üç kitaba bakıldığında belli noktaları aynı kalmakla beraber yazarın üslubunda, tahkiye için seçtiği olaylarda ve bu olayların kurgusunda bazı değişimler olduğu görülmektedir. Tüm bu değişimlerin arasında üç kitabın bazen ayırıcı, bazen ortak özelliği olarak üç ana izlek çarpıyor göze: Mihriban İnan Karatepe öyküsünü “dindar Müslümanların sıkıntıları, değişimleri, sorunları”; “aile-evlilik kurumu”; son olarak da yine aile ilgili olarak “çocuklar” olmak üzere üç ana konu başlığında incelemek mümkündür.

Elbette üç kitapta da başka konulara temas eden farklı öyküler de mevcut. Ama Karatepe’nin öykülerinde karakteristik olarak bu üç konunun ele alındığını söylemek daha doğru olacaktır. Bunların bir tesadüften ziyade bilinçli olarak -ki her zaman böyle olmak zorunda değildir, yazıya en iyi biçimde hükmeden yazarlar bile kurmacalarda bilinçaltında yatanları satır aralarına yansıtmaktan geri duramayabilirler.- yahut da bilinçaltındaki duyarlılıkların bir dışavurumu şeklinde öykülerde yer aldığını görüyoruz.

Yazarın söyleşilerinde de öykülerinin bu üç ana konu etrafında şekillenmesi ile ilgili destekleyici fikirler mevcuttur. Mihriban İnan Karatepe bir söyleşide[4] “Bir öykücü olarak kendini nasıl tanımlarsın?” sorusuna şöyle cevap veriyor:

Kendimi öykücü olarak tanımlarım. (…) Hayatta pek çok rolümüz var kuşkusuz. Ancak bölünmüş kişiliklerimiz yok, olmamalı, diye düşünüyorum. (…) Rabbimiz bize ‘müslüman’ ismini verdikten sonra ikinci bir isim edinmek ikinci bir din edinmek gibi olacağı için bu isimle ölmeyi arzu ederim. Müslüman bir anne, bir eş, bir evlat, bir öğretmen, bir öykücü…
Yazarın bu sözlerine bakarak kendisini tanımlamak için seçtiği kelimelerin, öykülerinin karakteristik olarak üç ana konuya sahip olduğuna dair tezimi desteklediğini söyleyebiliriz. Her şeyden önce kendisini tanımlayan sıfat olarak “Müslüman” kelimesini seçen yazar bundan sonra saydığı sıfatlarda da kendisini “Müslüman bir anne, bir eş, bir evlat”  olarak tanımlamıştır.  “Dindar Müslümanların sıkıntıları, değişimleri, sorunları; aile-evlilik kurumu; son olarak da yine aile ilgili olarak çocuklar” şeklinde belirlediğim üç ana konu başlığını burada açıkça görüyoruz.

Dindarların Sorunları

Dindar Müslümanların sıkıntıları, değişimleri, sorunları kategorisinde seçtiğim öykülerden “İş ve İş”, “Sırada, “Aramızda”, “Ayna”, “Loş”, “Köpek Uçmak İstemiş”, “Bandırma Vapuru”, “Beyaz Güvercin” öykülerini anmanın yeterli olacağı kanaatindeyim.[5] Yazar bu öykülerde dindarların devlet karşısındaki durumundan, kendi içlerindeki çelişkilerine, kişisel değişim hikâyeleri üzerinden toplumsal dönüşümlerine kadar geniş bir çerçevede bakıyor olaylara. Bu öykülerden bazılarının, mesela Aykut Ertuğrul’un da belirttiği üzere[6] “tek bir olayın üç ayrı gözden incelendiği bir tür üçleme” olan “Aramızda”, “Ayna” ve Loş”  gibi öykülerin ayrıca aile-evlilik kurumu başlığında da incelenebileceğini belirtmekte fayda var.

“İş ve İş” (H, 9)  genç bir edebiyat öğretmeninin “dindar bir özel okulda” çalışmak üzere mülakata girmesini ve işe alınmasını konu edinen bir öykü. Ama öykünün her yerine sinmiş bir eleştiri var “İş ve İş”te. İlk olarak edebiyat öğretmeninin mülakatta sorulan soruları beğenmemesi ile doğrudan yapılan bir eleştiri göze çarpıyor. Öğretmen “Edebiyatın tanımı nedir?” sorusunu “lise öğrencisine sorulacak soru”(H, 10) diye eleştirmekte ve karşısındaki jüriyi de “beş para etmez adamlar” olarak tanımlamaktadır. Öykünün son paragrafındaki cümlelerin ise bu kez açıktan olmayan bir eleştiri içerdiğini söyleyebiliriz. Yazar burada genç öğretmenin sömürüldüğüne dair bir imada bulunmaktadır. Öykünün tamamını göz önünde bulundurduğumuzda ironik olduğuna kanaat getirebileceğimiz şu cümlelerle son buluyor metin:

         Yeni eğitim-öğretim döneminiz hayırlı olsun, dedi, müdür. Evet, dedi bir an silkinerek daldığı düşüncelerden, hepimize hayırlı olsun. Bunun gerçekten bir hayr işi olduğunu anlaması uzun sürmeyecekti. Aldığı paranın çok üstünde bir hizmetle fisebilillah uğraştı durdu. (H, 11)
“Sırada” (H, 93) isimli öyküde de dindar bir kadının yıllar sonra kurs hocasını görmesi ya da sadece gördüğünü zannetmesi üzerine geçmişi üzüntüyle hatırlaması, değişen onca şeyin üzerine düşünmesi ve kendi içinde yaptığı vicdan muhasebesi anlatılmaktadır. Bu kadın üzerinden dindar kadının, daha da geniş olarak dindar kitlelerin değişiminin/dönüşümünün sorgulandığını söylemek mümkün. Bir zamanlar kurs hocasına özenip kendine çarşaf diken (H, 95) kadının “[s]onra üniversite sevdasına çarşafı çıkar[ıp] pardösü giy[diği]” anlatılmakta (H, 96) ancak bir yandan da bu değişimden memnun olmadığı dile getirilmektedir.

Aradan yıllar geçip ziyaretlerine gittiğinde evin içinde bile uzun etekli, başı örtülü dolaşan ablalarının hala aynı konuları konuşuyor olduğunu hayretle görüyorsun. Senin bunca değişmene rağmen onlar aynı kalabilmişler. (…) Senin terk ettiğin kaleleri birilerinin hâlâ tutuyor oluşundan ne kadar şaşırsan da hoşnutsun. (H, 97)
Yukarıdaki cümlelerden de açıkça anlaşılacağı gibi hâlâ dindar olan ve yıllar önce yaşadıklarından tamamen uzaklaşamamış bulunan kadın dinî yönden “aktif bir mücadele” içinde değildir. Kadın namaz bittikten sonra da camide yarım saat oturmuş (H, 98) geçmişle bugünü arasında uzun ve derin bir hesaplaşmaya girmiştir. Elbette yazar burada tekil olarak bir kadının öyküsünü anlatmamaktadır. Bu öyküde edebiyatın da bizatihi işlevi olarak bu kadının dönüşümü üzerinden toplumsal bir bakışa ulaşıldığını, böylelilikle genel bir sorgulamaya girişildiğini söylemek uygun olacaktır.

“Bandırma Vapuru” (A, 25) öyküsünde bir imam-hatip öğrencisinin bayram vesilesi ile yaşadıkları merkez alınarak dindar yetiştirilen “orta bir öğrencisi” bir kız üzerinden resmî ideoloji karşısında benzer durumdaki insanların yaşadığı sıkıntılar ve kafa karışıklıkları anlatılmaktadır. “Civar evlerden kızların başı açık İstiklal Marşı okudukları” (A, 26) görülsün diye tören sırasında başlarını açtıkları, bayramda da başı açık dolaşmak gerektiğinden büyükler yerine orta birlerin bayrama gönderildiği gibi tespitlerin öykü içinde küçük dokunuşlarla verildiği metinde bir arkadaşının başkaraktere söyledikleri öğrencilerin çelişkiler, kafa karışıklıkları yaşadıklarını göstermektedir. “Kız Zehra, demişti Atatürk Ortaokulu’ndan nakille imam-hatibe gelen bir arkadaşı, biz neden teneffüslerde bahçeye inmiyoruz? Oğlanlar gezip duruyor…” Bunu takip eden diyalogda Zehra arkadaşına “oğlanların arasına pek karışmadıklarını” söyler ancak arkadaşının “Sen bugün Ertuğrul’la konuşup duruyordun…”  demesi üzerine bir şey söyleyemez (A, 25-26) Zehra’nın gençliğin verdiği duygularla, yapılması gerektiğini düşündüğü şeyler arasında bocaladığı böylece okura sezdirilir. Zehra, bayramda Bandırma Vapuru’nu çizdiği bir resim sebebi ile ödül de almıştır ancak verilen hediyeden memnun değildir. Bütün bayram boyunca da içine sıkıştırıldığı çoraptan çıkarak eteğinin altından görülen paçalı donu sebebi ile rahatsız olan Zehra hediye olarak “altına paçalı don giymesini gerektirmeyecek” bir çorap aldığını düşünürken hayal kırıklığına uğrar. Son cümleler yine tüm meseleyi özetler niteliktedir:

“Görünürse görünsün be, dedi içinden, burnunu çekerek… Resmi yaptık, kafayı açtık, bayrama da gittik ama uzun kırmızı çorap çıksaydı ne güzel olurdu şu paketten, bordo bir kravat çıkacağına…”  (A, 28)

Aile-Evlilik Kurumu

Mihriban İnan Karatepe’nin Hacıyatmaz kitabından “Uç Uç”, “Koyunbaba Köprüsü”, “Ben Yanında Yokken”, “Dilsiz”;  Aramızda’da yayımlanan “İçeriden Ağlama Sesi Geliyor” ve Kadife Durağı’ndaki “Aç Kapıyı Bezirgan Başı” gibi öyküleri de ailenin, evlilik kurumunun altını kalın çizgilerle çizen öyküler olarak çıkıyor karşımıza.

“Uç Uç” (H, 27) adlı öykünün anlatıcısı dişi bir uğurböceği. Modernist anlatılarla birlikte başlayan, postmodernist anlatılarda da devam eden, cansız yahut insan dışında başka varlıkların anlatıcı olduğu metinlerin güzel bir örneği “Uç Uç”. Türkçe edebiyatta öykü sahasında bu tür öykülerin en ünlü örneklerinden biri olan Haldun Taner’in “Sancho’nun Sabah Yürüyüşü” adlı öyküsünde olaylar bir köpeğin gözünden anlatılır ve köpeklerle sahipleri arasında bir paralellik kurulur. Bu öyküde de uğurböceği kendisine dair bir öykü anlatmakla kalmıyor; böceğin anlattıkları, insan hayatının uğurböceklerinin hayatına uyarlanmış şekli. Öyküde “bir uğurböceği çiftinin” ayrılık hikâyesini okurken, anlatıcı konumundaki dişi uğurböceğinin bulunduğu dalların altında oturan bir çiftin diyaloglarını da görüyor, böylece bir evlilik teklifi ile uğurböceklerinin ayrılık hikâyesini paralel olarak okuyoruz. Uğurböceğinin “Uçtun gittin. Başka dallara konar, akşama kadar güneşin altında yanar, biraz aklın başına gelir sonra yuvaya dönersin sanıyordum.” (H, 27), “tazecik, yemyeşil bir yaprağın üzerine bıraktığım larvalarıma dönüp baktım üzüntüyle…” (H, 28) gibi cümlelerinden de anlaşılacağı üzere öyküde asıl anlatılmak istenen şey uğurböceklerinin ayrılışından çok, insanlara ait bir yuvanın dağılışıdır. Zaten öykünün ilk paragrafındaki “Bildiğim şu; beni sevmiyorsun. ‘Eskisi kadar…’ dedin sözün başında ama vurgu cümlenin sonunaydı. Ben de seni, diye haykırdım. Düpedüz yalandı. ” cümleleri de ilk okunduğunda bir insanın ağzından çıkıyormuş izlenimi uyandırıyor. Yazarın bu konuyla ilgili diğer öyküleri gibi aile ve evlilik kurumuna dikkat çekilmiş olunuyor böylece.

“Dilsiz” (H,  65) öyküsünde ise aile ve bilhassa anne kavramı bu kez yokluğu üzerinden anlatılmaktadır. Öykünün odağında yetiştirme yurdunda büyümüş bir çocuk var. Bu açıdan öykü “çocuk” temalı öyküler kategorisinde de değerlendirilebilir. Ancak öyküde asıl vurgulanan şey çocuktan ziyade, çocuğun bir aileden yoksun oluşu. Bu bakımdan öyküyü aile kurumu ile ilgili öyküler kategorisinde değerlendirmek daha yerinde olacaktır. “Dilsiz”de çocuğun yetiştirme yurdundaki anıları, daha sonra okula başlayınca yaşadıkları, duygusal bir atmosferde sunuluyor okura. Çocuğun kimsesizliği, yalnızlığı vurgulanıyor. Karatepe’nin pek çok öyküsünde olduğu gibi öykünün en vurucu noktası son paragraftaki sahneyle geliyor. Okuma yazmayı öğrenen çocuğun bunu birilerine göstererek aferin almak, bu mutluluğunu başkaları ile paylaşarak gururlanmak isteği şöyle anlatılıyor:

“Çöpü dökmeye çıkan annelerinden birinin kapıdan geçmekte zorlandığını gördü, Türkçe kitabı dizlerinin üstündeydi, biraz da o duysun diye, oturduğu ağacın altından kalktı ve tabelayı heceledi.
Mee Eee Bee
Yee-tiiş-tir-me Yuurd-u” (H, 69)

Çocukların Dünyası

Mihriban İnan Karatepe’nin öykülerinde yoğunlaşılan bir başka konu ise çocuklardır. Birçok öyküde çocuk karakterler tarafından anlatılıyor olaylar. Ancak bu başlık altında inceleyeceğim öyküler anlatıcısı ya da başkarakteri çocuk olan öyküler değil. En azından bu kategoriyi oluştururken kullandığım kıstaslar bunlar değildi. Zira bunları kıstas olarak aldığımızda yukarıda değindiğim bazı öyküler de bu sınıfa rahatlıkla girebilir. (Bknz. “Bandırma Vapuru”, “Ben Yanında Yokken”, “Dilsiz”.) Bu başlık altında topladığım öyküleri daha çok çocukların gözünden anlatılan ya da başkarakteri çocuk olan ama konusu itibari ile de başka göndermeler içermeyip genel olarak çocukların dünyasına odaklanan öyküler olarak tanımlayabilirim. Bu öykülerde yazar genellikle büyük olaylar yerine çocukların dünyasını, onların saflığını, düşüncelerini, yaşadıklarını anlatıyor basitçe. Daha genel toplumsal göndermeleri olsa bile öyküde anlatılanlar çocukların masumiyeti, hiç de etkileri olmayan şeyler karşısındaki durumları etrafında toplanıyor. Ancak her şeye rağmen aile-evlilik kurumu başlığındaki öyküler ile bu başlıkta yer alan öykülerin birbirinden kesin çizgilerle ayrılamayacağını da belirtmek gerekir. Kadife Durağı’ndan “Armut Ağacı”, “Haktan”, “Çocuk”, “Marie”, “Palaz”; Aramızda kitabından “En İyi Arkadaşım” ve Hacıyatmaz’dan “Tam Tepede” bu öykülere örnek olarak verilebilir.

“Armut Ağacı” (K.D, 29) adlı öykü küçük bir kızın ağzından anlatılan, çağrışımlarla peşi sıra gelen düşüncelerden oluşuyor. Düşüncelerin merkezinde ise anlatıcının Naime isimli arkadaşı ve Naime’nin ailesi var. Naime ve ailesini kendi ailesi ile kıyaslıyor kız. Öyküde doğrudan dillendirilmese de Naime ve anlatıcının aileleri arasında sınıfsal bir fark olduğunu, anlatıcının Naime’den kıskançlıkla bahsettiğini söyleyebiliriz. Örneğin evlerinin arkasındaki bahçede bir armut ağacı olduğundan bahseder anlatıcı. (K.D, 30) Bu armut ağacı Naime’nin dedesine aittir ve “bir armutu bile parayla verir.” Oysa o, Naime’ye “minik elleri[yle] yaptığı sonra güneşte kuruttuğu sofra[sı], tabağı, çatalı[yla] ona gene çamurdan yemekler ikram et[mektedir]” Çocuk saflığı ile dolu dünyasında bu iyiliklerinin karşılıksız kaldığından yakınır. “Benim kardeşim küçük ve biz onlara benzemiyoruz” (K.D, 31) cümlesinde de anlatıcının bir karşılaştırma yapıp bundan da “yenilgi” ile çıktığı kanısına varılabilir. Öykünün sonuna doğru Naime ile bir daha oynamak istemediğini söylemesi, saçlarını tutup çekmek istemesi, “hatta [Naime’nin] annesinin balkonda yetiştirdiği çiçekleri ne kadar güzel bulduğu[n]u söylemeyecek” olması (K.D, 32) Naime ile anılarını düşünmesinden sonra “çocuk aklı”ndan geçen cezalar olarak görülüyor. Bir çocuğun düşüncelerini, kıskançlıklarını, üzüntülerini yine kendi ağzından, bir çocuk saflığı ile anlatıyor öykü.

“Haktan” (K.D, 33) isimli öykünün anlatıcısı anne karnında bulunan beş buçuk aylık bir bebek. Bebek, annesinin onu ilk fark edişinden itibaren anne-babasının duygularından, konuşmalarından öğrendiklerini anlatıyor. Kadife Durağı’nda ardı ardına gelen bu öyküler belli ki tematik bir bütünlük ile bilinçli olarak dizilmiş. Bu öykünün hemen ardından sırayla gelen diğer öykülere de kısaca değinmek gerekirse; “Çocuk” öyküsünde kuşu ölen bir çocuğun, onu gömmesinden sonra “mezarını” tekrar kazdığında kuşu bulamamasından kaynaklanan üzüntüsü; “Palaz”da sokakta bulduğu bir köpeği eve getiren bir çocuğun öyküsü anlatılıyor. Bu kategorideki diğer öyküler de yine çocuklarla ilgili çeşitli olaylar hakkında. Yazar, çocukların dünyasını, etkisinde kaldıkları önemli olayları, düşüncelerini, genellikle onların ağzından gerçekçi bir şekilde aktarıyor. Ancak bu konuda “En İyi Arkadaşım” (A, 45) öyküsünde bir örneği bulunduğu üzere bazen gerçekçilikten koptuğu da oluyor. Bir çocuktan beklenmeyecek türden cümleler yer alıyor mesela öyküde. 47. sayfada “Onların eviyle bizim ev, birbirine yaslanmış, yıkılmamak için birbirinden güç almış gibi duruyor.” ifadesini görüyoruz. Bu çocuğun önceki sayfalarda “Ölülerimizin de kulaklarına, gözlerine burun deliklerine karıncalar dolmaz mı?” diyecek bir saflığa sahipken sonra böyle “sanatlı” cümleler kurması gerçekçi görünmüyor. Ama bu hatanın dışında çocuk anlatıcı meselesinin Karatepe öykülerinde başarılı bir şekilde halledilmiş olduğunu söyleyebiliriz.

Sonuç

Mihriban İnan Karatepe’nin öykülerinde yoğunlaştığı bu üç ana konuya baktığımızda yazarın duruşunu, inancını, derdini öykülerine yansıttığını görüyoruz. Yazarın durduğu bir yer var ve öyküsünde de bunu saklamak, ideolojisinin, inancının izini silmeye çalışmak şöyle dursun bunu özellikle ön plana çıkarıyor. Yine bir röportajında “Hakim sanat anlayışı[nın]  dini kimliğin sanat eserinde ifşa edilmesini fazla “siyasi”, “propagandacı” bulu[p], ayıpl[aması]” ile ilgili soruya şöyle cevap veriyor Karatepe: “İnandığı gibi yaşamayanın, yaşadığı gibi inanmaya başlaması gibi kimliği eserinde görünmeyenin kimliği de zamanla ‘göründüğünden ibaret’ bir hâl alacaktır. Müslüman yazar, hayatın bütün seslerini eserine taşırken ezan sesine sağır kesilemez. Çünkü namaz vakti girince yazmaya ara veriyordur…”[7] Duruşunu eserlerine yansıtmakla ilgili görüşünü net bir biçimde ifade eden yazarın hem bu cümlelerinin hem de yazının başında kendisini nasıl tanımladığı ile ilgili olarak alıntıladığım “Müslüman bir anne, bir eş, bir evlat” sıfatlarının, öykülerine yansıdığını söyleyebiliriz. Özetle belirtmek gerekirse; Mihriban İnan Karatepe’nin öyküleri, yazarın kendini tanımlamasına, duruşuna, inancına paralel olarak gelişmektedir.


 Tasfiye Dergisi, Kasım-Aralık 2012




[1] Mihriban İnan Karatepe, Kadife Durağı (İstanbul: Yedi İklim Yayınları, 2001) Not: Yazının devamında bu kitap için K.D kısaltması kullanılacaktır. 
[2] Mihriban İnan Karatepe, Hacıyatmaz (Ankara: Hece Yayınları, 2008) Not: Yazının devamında bu kitap için H. kısaltması kullanılacaktır.
[3] Mihriban İnan Karatepe, Aramızda (Ankara: Hece Yayınları, 2012) Not: Yazının devamında bu kitap için A. kısaltması kullanılacaktır.
[4] Selvigül Kandoğmuş Şahin, “Mihriban İnan Karatepe ile Söyleşi,” (erişim: 04.11.2012) http://www.edebistan.com/index.php/selvigulkahdagmuss/mihriban-inan-karatepe-ile-soylesi-2/2011/06/
[5] Üç ana konu başlığının her biri için örnek verdiğim öykülerin tamamı yerine burada ismi geçen öykülerden önermeyi yansıtacağını düşündüğüm birkaç öykünün açıklanmasının yeterli ve uygun olacağı kanaatindeyim.
[6]  Aykut Ertuğrul, “Mihriban İnan Karatepe ile Söyleşi,” (erişim: 04.11.2012) http://www.edebistan.com/index.php/aykutertugrul/mihriban-inan-karatepe-ile-soylesi-4/2012/06/
[7] Aykut Ertuğrul, “Mihriban İnan Karatepe ile Söyleşi,” (erişim: 04.11.2012) http://www.edebistan.com/index.php/aykutertugrul/mihriban-inan-karatepe-ile-soylesi-4/2012/06/

3 Temmuz 2012 Salı

Üçü Bir Arada: Üslup, Kurgu, Olay


Güray Süngü, son dönem genç yazarlar arasında ismi öne çıkan yazarlardan biri. Öykü ve romanları ile tanıdığımız yazar son romanı olan Kış Bahçesi[1] ile anlatılarını belli bir dil ve kurgu üzerine inşa ettiğini ortaya koydu. Artık Güray Süngü dendiğinde okurların zihninde belirebilecek bir üslup ve kurgu olduğunu söylemek hata olmaz. Süngü, kendine ait bir dil yakalamış durumda. Kış Bahçesi’nde de bu dili gözlemlemek mümkün. İncelikle işlenmiş, şaşırtıcı bir kurguya sahip olan roman, postmodern anlatı tekniklerinden yararlanılarak yazılmış.

Kış Bahçesi olayların daha çok üç karakter üzerinde yoğunlaştığı bir roman. Kitabın açılış bölümü ile tanıdığımız yazar Aziz Çalışkan, hayatının son demlerinde ailesini bırakarak yüreğinde taşıdığı bir arzunun peşinden çocukluğunu geçirdiği şehre gelen Harun ve Aziz Çalışkan’ın okurlarından Derya, romanın iskeletini oluşturuyor. Aziz ve Harun’un iç dünyalarını yoğun olarak görüyoruz Kış Bahçesi’nde. Karakterlerin düşünceleri, sıkıntıları, umutları, mutlulukları okuyucuya başarılı bir şekilde aktarılıyor. Şüphesiz bunun en önemli sebeplerinden biri kullanılan anlatım teknikleri. Her şeye hâkim 3. tekil şahıs anlatıcı kullanılırken bile birden kendimizi karakterin zihninde bulabiliyoruz. Dışarıdan bakan bir gözün dolaylı anlatımı, doğrudan karakterin zihninden geçenlerle kurulan dolaysız bir anlatıma dönüşebiliyor ani bir şekilde. Yazar bu yolla hem gözlemci anlatıcının hem de iç monolog tekniğinin avantajlarını kullanabilmiş. Bu da metni canlı ve hareketli kılan bir özellik. Romanda sık sık anlatıcı değiştirilmesi, zaman zaman karakterlerin düşüncelerinin doğrudan verilmesi metni tekdüze olmaktan çıkarıyor.

Güray Süngü’nün iç monolog tekniğini Dördüncü Tekil Şahıs romanında kullandığını da görüyoruz. Dördüncü Tekil Şahıs’ta daha yoğun bir biçimde kullanılan bu teknik beraberinde başka özellikler de getirmiş. Kış Bahçesi’nde gördüğümüz iç monolog, bir karakterin içinden geçenlerin okuyucuya aktarılması şeklinde vuku bulmuyor. Çoğu zaman bir nevi diyalogla karşı karşıya kalıyoruz. Bu diyalogun zaman zaman muhatap (Kurmaca metinlerde anlatıcının hitap ettiği kabul edilen hayali kişi ya da grup.) ile karakter arasında olduğu kanısına kapılmak mümkün olsa da genellikle karakterin hayalleri üzerinden kendi kendine konuşması şeklinde meydana geldiğini söylemek mümkündür. Bu iç monologlar sırasında yapmayı planladığı şeyleri, konuşmayı düşündüğü insanları da hayallerine katan karakterler, zihinlerde yaşanmamış olaylar ve diyaloglar da kuruyorlar. Böylece yapılan şey sıradan bir iç monolog olmaktan çıkıyor aslında.

Kitapta iç monologun kullanımı beraberinde başka özellikler de getiriyor. Bu özelliklerin arasında öne çıkanlarından biri de bilinç akışı tekniği. “Serbest şuur akımı” da denen “bilinç akışı” tekniği, anlatıcı durumundaki karakterin düşüncelerinin gerçek düşüncelerde olduğu gibi tamamlanmadan, kesik kesik, çağrışımlarla sürekli yeni konulara atlayarak yansıtılması, gösterilmesidir. Romanın iki ana karakteri diyebileceğimiz Aziz ve Harun da kendi kendilerine konuştukları, düşündükleri zamanlarda zihinlerden geçen kelimeler onları bambaşka yerlere sürükleyebiliyor. Düşünceler, serbest çağrışımlarla bir kelimeden başka bir kelimeye oradan da bambaşka bir olaya atlayabiliyor. Bazı öykü ve romanlarda bu teknik hiçbir düzenli düşünceye yer verilmeksizin kullanılır. Sık karşılaşılan bir örnek olduğu üzere, genellikle akıl sağlığı tam olarak yerinde olmayan karakterlerin düşünceleri, sürekli bilinç akışı tekniği içinde, okuyucuyu yoracak bir tarzda verilir. Konuşmaların, düşüncelerin nereye gittiğini takip etmek okur açısından oldukça zor olur. Anlamlı bir bütün çıkarmak başlı başına bir uğraş haline gelir. Elbette bu bir tercih meselesi. Güray Süngü tercihini böyle bir bilinç akışından yana kullanmamış. Okuru yormayan, her insanın zihninde olabilecek türden çağrışımlarla düşünen karakterler oluşturmuş. Savrulan düşünceler asıl olaydan çok fazla uzaklaşmadan toplanıyor, böylelikle gerçek düşüncelerin arasında geziyormuş hissi okura aktartılırken bilinç akışının anlatıyı okur açısından olumsuz kılacak noktalarına da varılmamış oluyor.

Başarılı şekilde kullanılan bilinç akışı tekniğinin romana getirdiği en önemli faydalardan biri de romanın akıcı bir dile sahip olması. Kış Bahçesi, hızlı ve akıcı bir biçimde okunabiliyor. Bu, roman ya da öyküler için her zaman olumlu bir özellik olmayabilir. Ancak Kış Bahçesi gibi iyi kurgulanmış bir romanın okuru yormadan, hızlı bir biçimde ilerlemesi de yazarın başarısını gösterir nitelikte. (Aksi bir durum da bu roman için garip karşılanmazdı.) Romanda kullanılan dil ve üslup için de aynı şeyi söylemek mümkün. Sayfalarca süren betimlemelere, karakterlere ait “büyük sözlere”, sanatlı ve dolambaçlı ifadelere yer verilmemiş Kış Bahçesi’nde. Zaten birinci tekil şahıs ben anlatıcının hâkim olarak kullanıldığı bir romanda böylesi bir tercihin pek gerçekçi olamayacağı aşikâr.  Yine de satır aralarında etkili sözler görmek mümkün karakterlerin dilinden. Karakterlerin kişisel özellikleri göz önüne alındığında bunun da tutarlı bir tercih olduğu görülebilir. Zira Aziz Çalışkan son zamanlarda pek yazamasa da başarılı bir yazar. Harun’un ise geç de olsa kitaplarla sıkı bir ilişki kurduğunu anlıyoruz.

Olay örgüsünün ve başarıyla kullanılmış bilinç akışı tekniğinin dışında kitabı okumayı zevkli kılan bir başka özellik de yine postmodern anlatılarla daha sık görülmeye başlanan ironi kullanımı. Romanın tamamına yayılan bir ironiden bahsedilemez belki ama karakterlerin konuşmalarında zaman zaman ironilere rastlamak mümkün. İroni ile beraber esprili bir dili de var Kış Bahçesi’nin.

Son dönemde yazılmış, postmodern tekniklere yer verilen roman ve öykülerde geçmişin aksine bir “heyecan” ve “merak” unsuru da var. Eskiden bu tür metinlerde olaylar anlatının en sonunda çözülse bile ağır akan anlatılar tercih edilir, üslup ve kurgu ön plana çıkarılır ancak düğüm sona bırakılsa da bu noktaya gelene kadar bir merak oluşturulmazdı. Çünkü zaten “olay” eskiye nazaran önemini yitirmişti. Belki en sona ulaşana dek -ki bazı anlatılarda tam manası ile bir sondan bahsedemeyiz bile- anlatılanlar anlamlandırılamaz ama bu anlaşılamama bir heyecan ve merak hissi doğurmazdı. Kış Bahçesi ise Harun ve Aziz Çalışkan’ın hayatları olmak üzere iki farklı hikâye üzerinden iki farklı bölüm şeklinde ilerliyor ve okur tarafından aralarında bir ilgi kurulamayan bu iki bölüm sayesinde “acaba ne olacak?” sorusu son sayfaya kadar taşınıyor.

Kış Bahçesi hakkında ayrıntılı bir yazı yazma düşüncesi ile oturduğumda bu merak unsuru yüzünden bir plan yapmak zor oldu benim için. Kış Bahçesi henüz yeni sayılabilecek bir kitap ve romanda olayın büyük bir önemi var. Denebilir ki romanın en güçlü yanlarından biri olay ve bunun kurgulanış şekli. Dolayısı ile olay hakkında ayrıntılı bilgi vermek romanın tüm büyüsünü kaçırabilirdi. O yüzden kitap hakkında daha genel ve teknik üzerinden ilerleyen bir yazı yazmaya çalıştığımı da burada belirtmiş olayım.

Romanda bu iki farklı hayatın anlatımı, farklı bölümler halinde verilmiş. Toplam 27 bölümden oluşan Kış Bahçesi’nde genellikle bir Harun’un bir Aziz Çalışkan’ın hayatı anlatılıyor. Bu da yazının başında yaptığım “postmodern anlatı teknikleri” tespiti açısından değerlendirilebilecek bir tercih. Aynı anlatı içinde farklı zaman dilimlerinden, farklı hayatlardan kesitlerle, ya da birbirinden farklı dil ve üslubun kullanımı ile oluşturulan “parçalılık” Kış Bahçesi’nde de iki farklı hayatın paralel olarak anlatılması ile karşımıza çıkıyor. Bu ise hem yukarıda değindiğim merak unsurunu artırırken hem de okura farklı bir bakış açısı sunuyor. Aslında bu, yaşadığımız modern hayatın tek bir parçadan oluşan yeknesak bir bütün olmadığını, iç içe geçmiş onlarca bileşenden oluştuğunu ve bir olayın birden fazla sebebe bağlanabileceğini, dolayısı ile de bir “belirsizlik” içinde yaşadığımızın başka bir biçimde ifade edilmesidir.

Kış Bahçesi’nde üstkurmaca tekniğinin kullanıldığını da görüyoruz. Bu kendini çok belli eder bir biçimde yapılmamış. O yüzden bu tekniğin kullanıldığını değil ama bu tekniğe bir gönderme yapıldığını ve okurun zihninin biraz bulandırıldığını söylemek daha doğru olacaktır. Kitabın son bölümlerine doğru Harun’un yaşadıklarının Aziz tarafından kurgulanmış bir roman gibi anlatıldığına şahit oluyoruz. Ancak bu çok uzun süren bir bölüm değil. Hatta dikkatle okunmadığında bu ayrıntıyı gözden kaçırmak bile mümkün. Kitabın son sayfalarında ise Harun ve Aziz’in hayatları öylesine kesiştiriliyor ki işte bu kez kurmaca sanılan hayatın gerçekliğini görüyoruz. Böylelikle üstkurmacanın, gerçek ve kurmacayı ayırt edilemeyecek derecede karıştırmak şeklinde özetleyebileceğimiz amacı yerine gelmiş oluyor.

Kış Bahçesi’ni okuyacak olanlara ufak bir tüyo vermekte fayda var: Kitap boyunca ayrıntıları gözden kaçırmamak önemli bir nokta. Bu hem kitaptan alınan zevki arttıracak hem de sona doğru yaklaşırken tahminde bulunma imkânı yaratacaktır. Romanda kitabın başlarından itibaren satır aralarında sona dair ufak ipuçları toplamak mümkün.

Kitap hakkında bu kadar şey söyleyip hiç olumsuz bir yöne değinmemek yazıyı bir “güzellemeye” çevirebilir, bunun farkındayım. Yine de kitabın kurgusu ya da üslubu açısından olumsuz olarak eleştirebileceğim bir yer yok. Ancak kapağın kitaba dâhil olduğunu düşündüğümden iki nokta için olumsuz bir şey söyleyebilirim. Bunlardan birincisi kitabın ismi. Her ne kadar kış bahçesi, olayların çözülmeye başladığı önemli bir mekân olsa da bütünlüğü göz önünde bulundurarak daha iyi bir isim bulunabileceği kanaatimdeyim. Diğer nokta da kitabın kapak fotoğrafı. Fotoğrafa kitapla ilgili çeşitli anlamlar yüklenebilir belki fakat bunun da çok doğru bir tercih olduğunu düşünmüyorum.

Kış Bahçesi iç monolog, bilinç akışı, parçalılık, ironi, üstkurmaca gibi tekniklerin kullanıldığı, iyi kurgulanmış bir roman. Postmodern anlatı tekniklerinden başarıyla yararlanan yazarın olayı göz ardı etmeyerek merak unsurunu da kitap boyunca canlı tuttuğunu görüyoruz. Kış Bahçesi dikkatli okurlarını bekleyen başarılı bir roman.




[1]  Güray Süngü, Kış Bahçesi, 1.b. (İstanbul: Okur Kitaplığı, 2011)



Tasfiye 38, Nisan Mayıs 2012

22 Mayıs 2012 Salı

Karşılıksız İyilik'te "Hesaplaşma" Üzerine Söylenenlere Dair




Karşılıksız İyilik, yine birkaç kelâm etmiş benimle ilgili. Tasfiye'de çıkan öyküme dair genel olarak iyi şeyler söyleyip daha önce de kendilerine teşekkür ettiğimi belirtmişler. Yine teşekkür ederim.

Konusu sebebi ile "bu öyküyü başka hangi dergi yayımlardı" diye düşündüklerini ama akıllarına başka bir derginin gelmediğini de söylemişler. Evet, bu öyküyü yayımlamayacak olan dergiler var elbette. Ama eminim ki bu öykü Yordam'da, İzafi'de; yayın hayatına devam etseydi belki Yumuşak Ge'de de yayımlanırdı. Ve burada adını zikretmediğim daha başka dergilerde de...

Metnin altına da yazdım, burada da belirtmek isterim. Öyküyü yanlış anlamaktan kaynaklanan bazı hatalar var metinde. Kendi öyküsünü, şiirini açıklayan yazar/şair olmak pek tercih edeceğim bir şey değil ama kısaca şunları söylemeliyim:

Bu öykünün olay örgüsü sebebi ile dikkatli okunması gerektiği halde iyi ve dikkatli okunmadığı kanaatindeyim. Mehmet Yıldız’ın örgüt üyesi olup olmadığına dair anlatıcının bir tespiti bulunmuyor. Bu, öykünün son bölümünde geçen bir ifade ve orada medyanın olaya bakışı yer alıyor. Öykünün baş karakteri çocukken bir eylemde göz altına alınıyor. Bu durumda karakter için bir örgütlülükten söz edilemez, söz konusu bölüm dikkatli okunduğunda durum anlaşılacaktır. Karaktere örgüt üyesi demek; toplumun, devletin ve medyanın bakışı ile konuşmak olabilir ancak.

Karakterin hapishanede yaşadıkları da çok yakında Pozantı Cezaevi’nde yaşananlarla ilintilidir. O olaylar sebebi ile yazılmış bir öykü bu. Ancak edebî ürünlerin zamanı ve mekanı aşabilmesi için daha genel bir anlatıma sahip olması gerektiğine inandığımdan doğrudan doğruya bu güncel meseleyi anlatmadım ve kapalı bir metin yazmayı tercih ettim.

Kendi öyküsünü açıklayan yazar olmak istemeyişimi ifade etmem de yanlış anlaşılmasın. Bunu çok anlamlılığa inandığım için söylüyorum. Bir metin; yazarının söylediğinden, söylemek istediğinden çok daha farklı şeyler anlatıyor olabilir aslında. Satır aralarında başka şeyler yakalanabilir. Ama burada metindeki çok somut bir mesele gözden kaçırıldığı için açıklama gereksinimi duydum. Neticede baş karakterin örgüt üyesi olduğu; metne, elimizdeki malzemeye bakılarak çıkarılabilecek bir yorum değil bence. Ama metinden delil gösterilip söylenecek, benim yazarken düşünmediğim başka yorumlar çıkarılabilir. Buna lâfım yok.

Karşılıksız İyilik, bazen sert vuruyor ama iyi kullanıldığında iyi bir imkân olduğunu/olacağını bir kez daha belirteyim.


İlgili yazı: 
http://www.karsiliksiziyilik.com/?p=1226