MODERN
TÜRKİYE’NİN KÖKLERİ -3
Prof. Dr. Tarık Zafer Tunaya, II. Meşrutiyet'i "cumhuriyetin siyasi laboratuvarı" olarak nitelendirir. Anayasanın, meclisin, hatta çok partili siyasi yaşamın ortaya çıktığı bu dönem, öncesi ve sonrasıyla Cumhuriyet'i kuran kadroları da yetiştirdi
Görkem Evci
Osmanlı'da modernleşme süreci 19.
yüzyılda Meşrutiyet'le taçlanır. Meşrutiyet terimi, anayasanın ve meclisin
saltanatla birlikte bulunduğu sistemi ifade eder. Meclis, bugün anladığımız
manada mutlak güç olmasa da artık padişah da eski padişah değildir.
Kısa süren I. Meşrutiyet, II. Abdülhamid
döneminde 1876 yılında başlar ve 1878'de Padişah'ın Meclis'i "süresiz
tatil etmesi" ile sona erer. Ardından 1908 Devrimi ile II. Meşrutiyet
gelir.
Kısa sürmüş olsa da I. Meşrutiyet ile
birlikte her şeyden önce artık Kanun-ı Esâsî ismiyle bir anayasa vardır. Yasama
organı Meclis-i Umûmî; atanmış üyelerden oluşan Meclis-i Ayân ile seçilmiş
üyelerden oluşan Meclis-i Mebûsân'ı kapsar. Dolayısı ile artık Türkiye'de seçim
dönemi de başlamıştır. Ancak iki dereceli sistemde yapılan bu ilk seçimlerde
iki eksik bulunuyordu: Siyasi partiler olmadığı gibi seçmenler arasında
kadınlar da yoktu. "İkinci seçmen" denilen, mebusları belirleyecek
asıl kişileri seçen seçmenler sadece erkeklerden oluşuyordu.
1876’daki ilk seçimin ardından ikinci seçim ancak 30 yıl sonra Meşrutiyet'in yeniden ilanı ile yapılabildi. 1908 seçimlerine İttihat ve Terakkî Cemiyeti ile Ahrar Fırkası katıldı. Cumhuriyet sonrası dönemde bile çok partili seçimler için bir süre beklemek gerekecekti.
Teokratik yapıdan çıkış
Anayasa hukukçusu Tarık Zafer Tunaya, II. Meşrutiyet'i "Cumhuriyetin siyasi laboratuvarı" olarak nitelendirir. Bu tanımlama, bu dönem için söylenebilecekleri özetleyen anahtar bir ifade. 18. yüzyılda başlayan, Tanzimat ile devam eden süreç artık başka bir aşamaya geçmiştir. Prof. Dr. Zafer Toprak, "Atatürk - Kurucu Felsefenin Evrimi" kitabında Tanzimat reformları, I ve II. Meşrutiyet devirlerinin Osmanlı Devleti'ni teokratik yapıdan çıkarma girişimleri olduğunu belirtir. Şüphesiz, Cumhuriyet bu girişimleri nihayete erdirecektir.
Reformların sonucu
Dahası bu devirler, bu girişimleri
nihayete erdiren kadroların yetişmesinde de çok önemlidir. Erik Jan Zürcher,
Atatürk'ün doğduğu 1880'lerde modern okulların değişik bürokrasi düzeylerine
eleman sağlayacak yeter sayıda mezun vermeye başladığını belirtir; 1867-1895
yılları arasında gerek okul gerek öğrenci sayısının iki katından fazla
arttığını kaydeder.
Zafer Toprak da Atatürk'ün entelektüel yaşamının üç evreden oluştuğunu belirtirken ilk evreyi "Zabit olduğu dönemde, Manastır İdadisi'nde, Harbiye'de, ardından orduda görevli iken edindiği birikim"in oluşturduğunu kaydeder. Tüm bu okulların da II. Mahmud dönemiyle başlayıp Tanzimat sonrasında artarak devam eden Batılı tarzda okullar eğiliminin parçası olduğuna yazı dizisinin ilk iki bölümünde yer vermiştik. Bir başka deyişle Atatürk'ü Cumhuriyet'in kurucusu ve devrimlerin kararlı uygulayıcısı yapan fikir dünyası bizzat Osmanlı kurumlarınca sağlanmıştı.
Atatürk'ün anayasa bilgisi
Örneğin Zafer Toprak, Atatürk'ün anayasa bilgisini, büyük ölçüde Meşrutiyet'in ilk yıllarında, 1913 yılında yayımlanan ve ilk anayasa ders kitaplarından biri olan Babanzade İsmail Hakkı'nın Hukuk-ı Esasiyye adlı kitabından edindiğini belirtir. Atatürk, kitaplığında bulunan bu kitabı çok ayrıntılı biçimde, satır altlarını çizerek okumuştur. Toprak'a göre Atatürk, ulusal egemenlikle cumhuriyet rejimi arasındaki bağı bu kitaptan edinmiştir. Babanzade, kitapta "cumhuriyetin milli egemenliğin fiilî ve doğal bir sonucu" olduğunu yazar.
OSMANLI'DAN NAKLEDİLEN CEZA KANUNU
1910'da hazırlandı
1926'da kabul edildi
Bir diğer ilginç nokta da II.
Meşrutiyet'te 1910 yılında hazırlanan, 1889 İtalyan Ceza Kanunu'nun
tercümesinden oluşan Ceza Kanunu Layihası'dır. Prof. Dr. Toprak; Eski Meclis
Başkanı, Hukuk Profesörü Mustafa Şentop'un bu metnin 1926 tarihli Türk Ceza
Kanunu'nun temel metni olduğunu, hatta yeni bir tercüme yapılmadan bu eski
metnin benimsendiğini kaydettiğini aktarır.
_________
'Mazi, 1860'larda geri kaldı'
İTÜ'de görev yapan tarihçi Prof. Dr. Doğan Gürpınar, Osmanlı'da
modernleşme süreci ve bunun Cumhuriyet'teki devamlılığıyla ilgili şunları
kaydediyor:
“Osmanlı ve Türkiye diye iki ayrı
devletten bahsetmek bizim algımızı daha başından çarpıtıyor aslında. Kelimeler
her zaman zehirlidir. Algımızı önden belirler. İki ayrı devletten değil bir
devletin iki aşamasından, bir kırılmadan bahsetmek daha doğru olur.
Fransız tarihçiler 1970’lerden itibaren Tocqueville’den ilhamla merkezileşme temelinde Devrim ve öncesi sabık rejim arasında paralelliklere vurgu yapmaya başlayınca bu elbette Türkiye tarihyazımına da etki etti. Ancak aslında Fransız Devrimi yepyeni bir kurumsal ve hukuki rejim inşa etmişti. Cumhuriyet tahayyülü gerçekten egemenliğe dair her türlü kutsallığı reddiyle bir radikal kopuştur ve yeni bir kurumsal yapıyı da dayatır. Türkiye’de ise Osmanlı’nın bir kurumsal tasfiyesi söz konusu olmamıştır. Zaten yönetici elit 1908’den itibaren bir devamlılık arz eder. Osmanlı ailesinin 1908’den itibaren anlamlı etkisi kalmadığından zaten o devleti algımızın Osmanlı adlandırılabilmesinin temel sebebi de ortadan kalkmıştı.
'1908 kırılma'
Ancak yeni bir kurumsal ve hukuki rejim göremesek de 1908 elitler dönüşümü anlamında gerçekten bir kırılmadır. Bürokrasi gücü kesin olarak devralmıştır ve yüz yıl dolaylı şekillerde kendini bir iktidar odağı olarak sürdürecektir. Egemenliğin kaynağı da dönüşmektedir; millet ve Türklük onun kaynağı olma yoluna girmiştir.
'Belirgin farklar var'
Bununla beraber elbette 1923 ve öncesi
arasında çok belirgin farklar vardır. Cumhuriyet sadece hukuki ve kurumsal
değil gündelik hayatı dönüştürmek ve millileştirmek anlamında çok kesin bir
politika izledi. Bunda tabii 1918 sonrası konjonktürün imkânları da vardır.
1918 tüm Avrupa’da müesses nizamları, aristokrasileri çökertti. Cumhuriyetin
laikliği esas olarak bir kültürel rejimdir. Zira şu kanaate varılmıştır ki
gündelik alanın, şehir mekânının lâdinî hale gelmesi çok esaslı bir ihtiyaçtır.
Dinden boşalan alana ise millilik geçer. Tüm bu bakımlardan Osmanlı
sahiplenicileri de muarızları da hayali tanımlar peşinde koşmaktadır. 600 yıl
süren bir öz olamayacağı gibi daha 1860 bile öncesi yüzyıla, 1930’a olduğundan
çok daha uzaktır. Mazi daha 1860'larda geri kalmıştır.”
________
İlk anayasa:
Kânûn-ı Esâsî
Osmanlı'da
sultanın yetkilerinin sınırlandırılmasına dair tartışmalar Tanzimat'tan
itibaren başlamıştı. Meşrutî idarenin kaynağı da İslamiyet'teki
"şura"ya dayandırılıyordu. Ancak bu süreç çok sancılı ve karmaşıktır:
Balkanlar’da isyanlar, içeride toplumsal hareketler ve buna bağlı olarak
yönetimdeki değişiklikler, meşrutiyet yanlılarının elini güçlendirmişti. Sultan
Abdülaziz'in tahttan indirilişi, Meşrutiyet'e karşı durmayacağı sözüyle önce V.
Murad'ın, ardından da yine Kânûn-ı Esâsî için söz veren II. Abdülhamid'in tahta
çıkarılışı, yeni düzenin yolunu açtı.
Midhat Paşa
Kânûn-ı
Esâsî’ye yani anayasal düzene karşı olan Sadrazam Mütercim Rüşdü Paşa'nın
istifasının ardından 19 Aralık 1876'da yerine Midhat Paşa getirildi. Midhat
Paşa, anayasanın en güçlü savunucularından biriydi. Paşa, V. Murad tahttayken
bir anayasa taslağı hazırlatmıştı. II. Abdülhamid tahta çıkınca Fransız
anayasalarının çevirisi yapılarak bir taslak daha oluşturuldu. Ardından Midhat
Paşa başkanlığında bir komisyon kuruldu.
Anayasa
hazırlanmasında dış sebepler de etkiliydi. Balkanlar’daki krizi konuşmak üzere
Osmanlı, Rusya, İngiltere, Fransa, Avusturya, Almanya ve İtalya'nın katılımıyla
Tersane Konferansı yapılacaktı. Midhat Paşa, yabancıların müdahalesiyle reform
yapmaya gerek olmadığını; Osmanlı Devleti'nin, topraklarında yaşayan
gayrimüslimleri de kapsayacak şekilde yeni hukuki adımlar attığını yabancı
devlet adamlarına göstermek istiyordu. Bu nedenle anayasa çalışması
konferansa yetiştirildi ve Kânûn-ı Esâsî, konferansın toplandığı gün, 23 Aralık
1876'da ilan edildi.
Anayasanın
maddeleri
Midhat Paşa,
anayasa hazırlığı sürecinde padişahın yetkilerini kısıtlamayı amaçlayan
reformist kanattaydı. Ancak karşılarında daha muhafazakâr bir grup da vardı.
119 maddeden oluşan Kânûn-ı Esâsî'nin bazı maddeleri kısaca şöyleydi:
* Vekillerin tayin ve azli, yabancı devletlerle sözleşme yapılması, savaş ve
barış ilânı, Meclis-i Umûmî’nin toplanması ve tatili, Heyet-i Mebûsan’ın feshi
padişahın dokunulmaz haklarındandır.
* Devletin resmî dini İslâm'dır.
* Basın kanun dairesinde hürdür.
* Genel âdâbı ve asayişi ihlâl etmemek şartıyla diğer din mensuplarının din ve
vicdan hürriyetiyle mezhep imtiyazları tanınmıştır.
* Herkesin eğitim ve öğretim hakkı vardır.
* Gayrimüslimler kendi inançları doğrultusunda eğitim yapabilirler.
* Müsâdere, angarya, işkence yasaktır.
Dokunulmazlık
vardı
* Meclis-i
Umûmî üyeleri düşünce ve beyanlarında hürdür, meclisteki konuşmaları ve genel
olarak açıkladığı görüşleri için haklarında soruşturma açılamaz.
* Hâkimler azledilmez, olağanüstü yetkili mahkemeler kurulamaz.
Yetkiler
sınırlandırıldı
Kânûn-ı
Esâsî'de birçok kez değişiklik yapıldı. 1909'da getirilen yeni düzenlemelerle
padişahın Meclis-i Umûmî’de anayasaya bağlılık yemini etmesi, padişahın
yasaları mutlak veto yetkisinin sınırlandırılması, padişah kanunu iade
ettiğinde Meclis'in üçte iki çoğunlukla tekrar göndermesi durumunda onaylanmak
zorunda olması gibi önemli değişiklikler yapılmıştır.
Fransız İhtilali'nden ilhamla;
hürriyet, müsavat ve uhuvvet
Meşrutiyet'in
ilanına dair bu görselde bir melek figürü, Fransız İhtilali'nin sembol
kavramlarından alınan ve Osmanlı'da da önemli "mottolar" haline gelen
hürriyet (liberté), müsavat-eşitlik (égalité) ve uhuvvet-kardeşlik (fraternité)
ifadelerinin yazılı olduğu bir "pankart" taşıyor. Aralarında ilk
anayasayı hazırlayan kurulun başkanı Midhat Paşa ve Namık Kemal'in de yer
aldığı önemli figürler "vatanı" simgeleyen ve zincirleri kırılarak
özgürlüğe kavuşturulan kadını ayağa kaldırıyor.
Hiç yorum yok:
Yorum Gönder