19 Şubat 2016 Cuma

Kırmızı Saçlı Kadın: Teori Bilen Yazardan Cinayete Teşebbüs ya da Çüş Murat Çüş



Orhan Pamuk’un Kırmızı Saçlı Kadın romanını okurken, Rita Felski’nin Edebiyat Ne İşe Yarar? kitabını da okuyordum. Felski’nin “teori, edebiyatı öldürür mü” gibi bir soruyla yola çıktığı bu kitap, Kırmızı Saçlı Kadın’da bulduğum sorunun ne olduğunu anlatmama yardımcı oldu. Murat Bardakçı’nın "Çüş Orhan Çüş" başlıklı yazısı ile başlayan anlamsız tartışmaya da değineceğim ki iki gündür “Ne diyor bu ya” diye Bardakçı’yı gömmek üzere sohbet açanlarla, kitabı okuma zahmetine bile katlanmadan Bardakçı’nın ipi ile kuyuya inip Orhan Pamuk’u anlamsızca eleştirmenin dayanılmaz hafifliğine kendini kaptıranlara anlattıklarım daha derli toplu bir hal alsın.

Daha önce de söylediğim gibi aslında bu romanı benim için çekici ve ilginç bir tesadüf yapan şey dört yıldır, efsaneler, masallar, hikâyeler ve kehanetler hakkında -"ölümsüzlüğün sırrını" açıkladığım bir yazıda ipuçlarını verdiğim- bir roman yazmaya çalışmam. Bu yüzden biraz da korkarak okuduğum roman neyse ki tam olarak benim yazmaya çalıştığım şey olmadığı için hâlâ şansım var!

Felski, okurun, beğendiği hatta “büyülendiği” romanlar karşısında soğukkanlı olamayacağını, bu yüzden de gerçek bir eleştiri yapamayacağını söylüyor. Eleştiri için metinle kurduğunuz samimiyeti bir kenara bırakıp, objektif olma gereğinden doğan temel ve haklı bir tespit. Bu kitap benim için Felski’nin “büyülenme” diye tarif ettiği etkiye sahip değil. Pamuk’un Kara Kitap’ı benim için o kategoride yer alan kitaplardandır. Kara Kitap’a ileride yeniden dönüp bu kitapla arasındaki temel farka değineceğim.

Felski, eleştiri metinlerinin ve teorilerinin birincil edebiyat metinlerini öldürüp öldürmediğini tartışıyor; öldürmediği kanısına sahip. Ben buradan bir başka pencere aralayıp şunu tartışmak istiyorum: Yazarın teori bilmesi edebiyatı öldürür mü? Teori bilen yazar, Kırmızı Saçlı Kadın’ın boğazına sarılmış. Kırmızı Saçlı Kadın’ın hırıltılarını duyuyoruz. Duyuyoruz derken, tüm okurlar duymuyordur tabii. Duyanlar, Felski’nin de dediği gibi “profesyonel okur”lardır.

Bazı romanlar, bazı eleştiri kuramları ile okunmaya daha uygundur. Burada bir sorun yok. Fakat Pamuk, romanı baştan aşağı hangi teori ile okunmasını istiyorsa onun üzerinden kurmuş. Bir edebiyat araştırmacısı olarak şöyle bir metne eğilip bakayım desen, Pamuk’un röportajlarında söylediklerinden fazlasını bulmak mümkün görünmüyor. “Metnin dikişleri”ne büyüteç tutamıyorsunuz, kalın iplerden oluşan dikişler sayfaların ortasında okuru selamlıyor. Teori bilen yazar, metni sıkı bir kalıba sokuyor. Metin ne kadar “açık bir metin” olursa olsun, bu (yoruma) açıklık da kalıba dâhil edilmiş bir sistem içinde görünüyor. Eleştiriden beklediğimiz analitik yapı, romanı çepeçevre kuşatıyor. Ben Pamuk’un “saf” ve “düşünceli” romancı ayrımından biraz da bunu anlıyorum zaten.

Bu yazıyı, “romanı beğenmedim” demek için yazmadım, bilakis bu yazının böyle bir anlamı, benim de böyle bir hissim yok. Fakat teori bilen yazarın bizi “hapsettiği” bu roman, bunu destekleyen bir başka özelliği ile daha profesyonel okura alan açmıyor: Pamuk, Kara Kitap’ın aksine bu romanda çokça anlatmayı, açıklamayı seçmiş. Röportajlarından da anlıyoruz ki bunu daha geniş kitlelere ulaşmak için yapıyor. Rüstem ve Oidipus arasındaki ilişkiyi ve Cem’in bunlarla ilgisini roman bize kendisi anlatıyor. Oysa Kara Kitap’ta örneğin bu kitabın aslında Galip’in okumak istediği türden, katilini yazarının bile bilmediği bir polisiye olduğunu bize kimse söylemez. Okurun keşfetme hazzı desteklenir. Kara Kitap’ta her şeyi anlatmamaktan kaynaklanan o gizemli hava, okura bir alan açarak onu da kitabın aktif bir parçası yapar. Bu kitapta okurun efsanelerde anlatılanlar ile ve karakterlerin yaşadıkları arasında kurması gereken tüm bağlantılar karakterler tarafından teker teker açıklanıyor. Bu, Kara Kitap’ta Galip’in Hüsn ü Aşk ile kendi hikâyesi arasındaki bağlantıları anlatması gibi bir şey.

İddia makamını terk edip, savunma makamına geçiyor, hiç bilmeyenlere “roman” dediğimiz şeyin ne olduğunu anlatıyorum: Murat Bardakçı, geçenlerde köşesinde romanda yer alan şu satırları paylaştı:

“...Bir dönem skandal ve cinayet haberlerini öne çıkaran gazeteleri Oidipus ve Rüstem benzeri hikâyelere çok rastladığım için okudum. İstanbul’da iki çeşit hikâye okur tarafından çok seviliyor, ucuz gazetelerde çok yayımlanıyordu. Birincisi; oğlu askerde, hapiste, uzaktayken babanın, genç ve güzel geliniyle yatması, olayı fark eden oğulun babayı öldürmesiydi. Çok işlenen ve sayısız çeşitlemeleri olan ikinci cins cinayet ise, cinsel açlık içindeki oğulun, bir cinnet anında zorla anasıyla yatmasıydı. Bu oğulların bazıları kendilerini durdurmaya ya da cezalandırmaya çalışan babalarını öldürüyordu. Toplum tarafından en çok nefretle karşılanan oğullar bunlardı: Ama toplum onlardan babalarını öldürdükleri için değil, zorla analarıyla yattıkları için nefret ediyor, adlarını bile anmak istemiyordu. Baba katili bu oğulların bazıları bir pisliği temizleyerek nam yapmak isteyen hapishane ağaları, kabadayılar veya kiralık katil adayları tarafından öldürülüyordu. Bu cinayetlere devlet, hapishane yönetimi, gazeteciler, hatta toplum karşı çıkmıyordu...”

Sonra dedi ki: “Bu rezaletlerin haberleri gazetelerde hiçbir şekilde yer almaz.” Almış işte. Romandaki gazetelerde yer almış. Bardakçı, romandaki gazeteleri nereden görmüş? Yoksa Bardakçı, gerçek hayattaki gazetelerden mi bahsediyor? Yok canım, neden böyle bir şey yapsın, o kadar da cahil değil ya.

Aslında Kırmızı Saçlı Kadın, romanın ne olduğunu bilmeyen Bardakçı’ya romanın ne olduğunu öğretiyor kendi kurgusu ile: Baştan beri Cem’in yazdığını sandığımız şeylerin aslında Enver tarafından yazıldığını görüyoruz. Demek ki, diye düşünmeliydi Bardakçı, roman dediğimiz şey, böyle bir şeydir: Bir başkası, bir başkasıymış gibi bir şeyler yazabilir. Demek Orhan Pamuk’un yazdığını sandığımız bu şeyleri aslında Orhan Pamuk da yazmamış tıpkı Cem’in ve Enver’in yazmadığı gibi.

Acaba alıntılanan satırları görüp ülkemizi “ahlaksız” diye bilecek olanlar, İstanbul’da Sührap diye bir inşaat şirketi olmadığını anlamayıp, Sührap’tan daire almaya da kalkışır mı? Trene binip Öngören’e gitmeye çalışır mı? Enver’i görmek için Silivri’ye gider mi? Bakırköy’de Gülcihan’ın evine gidip bu ilginç olayla ilgili röportaj yapmak isteyen oldu mu? Murat Bardakçı, neden televizyonlarda Cem ve karısının oynadığı söylenen o “komik” reklamın aslında var olmadığını söyleyip itiraz etmiyor da sadece bu satırlara itiraz ediyor? Romanda her şey gerçek de sadece bu satırlar mı “yalan”?

Romanların kapaklarına illa Kurtlar Vadisi’nin başında yazdığı gibi “Bu romandaki her şey hayal ürünüdür. Gerçek kişi ve kurumlarla ilgisi yoktur” mu yazsınlar yani?

Şimdi başa dönelim: Sanırım Orhan Pamuk, Murat Bardakçı gibiler romanı eski hikâyelerden çalmış demesin, anlatılanları yanlış anlamasın diye durmadan referans verip açıklamak istemiş. Her şeyi açıklamış da romanda gerçekliğin ne anlama geldiğini Enver’in, Cem’in ağzından kitap yazması üzerinden anlatınca işler yine karışmış işte.


Hiç yorum yok:

Yorum Gönderme