12 Ocak 2020 Pazar

Kürk Mantolu Madonna'nın 80 Yıllık Macerası





Yazıya sığmayan bölümleriyle birlikte podcast kaydı:
Anchor  Spotify





Yazıldığı dönemde edebiyat çevrelerince beğenilmeyen, Sabahattin Ali'nin öldürülmesinden sonra neredeyse tamamen unutulan Kürk Mantolu Madonna romanı, çok satanlar listesinden düşmüyor. Romanın "sırrını, bu konuda bir yüksek lisans tezi hazırlayan ve halen Boğaziçi Üniversitesi Türk Dili ve Edebiyatı bölümünde doktora çalışmasını sürdüren Meryem Selva İnce ile konuştuk. İnce, öldürülmesinin ardından "mağdur" değil "sakıncalı" ve "suçlu" görülen yazarın 70’lerde hem sağ hem de sol çevrelerce sahiplenildiğini, ideolojik kimliğinden uzaklaştırılarak "mistik ve romantik" bir figüre dönüştüğünü belirtiyor. İnce'nin tespitine göre bu gelişmelere paralel olarak Kürk Mantolu Madonna da 1990’larda Yapı Kredi Yayınları (YKY) tarafından basılmasından sonra çok satanlar listelerinden düşmedi. Sosyal medyanın da etkisiyle popülerliği git gide arttı.

YKY, geçtiğimiz günlerde Kürk Mantolu Madonna'nın 100. baskını yaptığını, romanın 2 milyon 368 bin 734 okura ulaştığını duyurdu. "Çok satanlar" listesinden düşmeyen bu romanla ilgili Meryem Selva İnce, geçen yıl Boğaziçi Üniversitesi'nde bir tez yazdı. Bu tez, yakında kitap olarak da okuyucuyla buluşacak. İnce'nin verdiği bilgilere göre romanın serüveni, 18 Aralık 1940-8 Şubat 1941 tarihleri arasında Hakikat gazetesinde tefrika edilmesiyle başlıyor. Romanın gazetede yayımlanmasından sonra Sabahattin Ali telifini alamıyor ve gazete sahibi ile arasında sürtüşme yaşanıyor: "Sürtüşme sonucunda Sabahattin Ali gazeteye mektup yazıyor. Gazete sahibi Sabahattin Ali'ye romanının tutmadığını söylüyor. Sabahattin Ali 'Tutmamasının sebebi benim niteliğimden mi yoksa senin okurlarının niteliği çözememesinden mi' diye bir çıkış yapıyor."

Yayımlandığında beğenilmiyor

Tefrika edilen roman, iki yıl sonra kitaplaşıyor: "Kitabı kendi çevresinde beğenilmiyor. Nazım Hikmet, romanın birinci kısmını beğendiğini, burjuva ailesinin tipikleştirmesini anlatan, kendi bakış açısına uygun bir roman olduğunu söylüyor. İkinci kısmın ise romantik olduğunu söylüyor. Behice Boran ise 'Bu romantik aşk hikâyesi olmuş, popüler piyasa romanını anımsatıyor' diyor. Pertev Naili Boratav da ana akımın dışında kaldığı olduğu için beğenilmediğini söylüyor." 

Kuyucaklı Yusuf'un gölgesinde

Dönemin edebiyat anlayışı ise şöyle: "Bir yandan milliyetçilik kodlarının işlendiği, bir yandan da toplumcu gerçekçilik etkisinde olan bir süreç. Dönemin yazarları Kürk Mantolu Madonna’yı toplumcu gerçekçi bir gözle okumakta zorlanıyor. " Bu dönemde romanın beğenilmemesinin sebebi Sabahattin Ali'nin özellikle Kuyucaklı Yusuf romanı ile Anadolu gerçeğini anlatan, toplumcu gerçekçi bir çizgide konumlandırılmış olması. 

Sabahattin Ali, 1948 yılında Kırklareli'nin bir köyünde, Bulgaristan sınırına yakın bir bölgede öldürülüyor. İnce'ye göre Sabahattin Ali ölümünün ardından görmezden geliniyor: "17 yıllık bir süreç var. Bu süreçte yazarın yazdıklarından ziyade nasıl öldürüldüğü öne çıkıyor. Suçlu bir figür ortaya çıkıyor." Katilin Sabahattin Ali'yi "vatan haini" olarak suçlaması ve basında da Sabahattin Ali'ye "komünist yaftası" vurulması, 60'lı yıllara kadar Sabahattin Ali ismini edebiyat çevrelerinden uzaklaştırıyor.


"Sağ"a açılıyor

Meryem Selva İnce, 60'lı yılların sonlarında politik ortamın etkisiyle bu durumun değiştiğini söylüyor ve Sabahattin ALi'nin metinleri Varlık Yayınları tarafından yayımlanıyor. Dönemin sağ görüşlü yayınevlerinden Hareket Yayınları ise Türkiye'de ilk kez "Sabahattin Ali" başlıklı bir kitap yayımlıyor: "Bu kitapta Sabahattin Ali milliyetçi olarak tanıtılıyor. Böylece o kesimin 'sakıncalı' bakışı ortadan kalkıyor. "

"Aldırma Gönül"ün etkisi

1970'lerde öldürüldüğü bölgede Sabahattin Ali'yi anma toplantıları düzenlenmeye başlıyor. Sabahattin Ali'nin "Hapishane Şarkısı" isimli şiiri de "Aldırma Gönül" adıyla 1977'de besteleniyor: "Unutulan bir yazar, popüler bir şarkı aracılığı ile herkesin diline gelmeye başlıyor. Şarkı yazarın önüne geçiyor. "

Şiiri ve ölümü  

Mezarı kayıp olan Sabahattin Ali'nin öldürüldüğü yerin yakınlarına yıllar sonra kızı Filiz Ali tarafından babasının "Başım dağ saçlarım kardır / Benim meskenim dağlardır" dizelerinin yazılı olduğu bir taş konuluyor: "Sonraki bütün anmalarda yazarın mezarsızlığı, şiiri ile aslında bir tür öngörü yaptığı arasında bağlantı kuruluyor. Yazarın ideolojik yanı değil insani yanı öne çıkmaya başlıyor. Arkadaşlarıyla, eşiyle, kızıyla kurduğu ilişki nasıldı? Kızının yemeğinden, temizliğine, ne okuyacağından, kıyafetine kadar her şeyi ile ilgilenen bir figür. Bir idole dönüşüyor. 'Âşık olmayı bilen iyi bir baba.'" Ölümünün ardından sakıncalı ve suçlu ilan edilen yazar, yıllar sonra "mistik ve romantik" bir figür haline geliyor.

90'larda patlama


İnce, romanın YKY'ye geçtikten sonra yaşadığı patlamayı ise şöyle özetliyor: "Yayıncılık politikası çok etkili oluyor. Nasıl bir politika bu? Kitabın fiyatını az tutarak daha çok okuyucuya ulaştırma, kitabın dağıtımını yapma. Bunları metinlerin editörleri röportajlarda söylüyor. Ağrı’ya kadar gidip kitabı dağıttıklarını söylüyorlar. Romanın süpermarket zincirlerinde satılıyor olması popülerleşmesini artırıyor. 2010 ve sonrasında Kürk Mantolu Madonna okuru olmak önemli bir şey. Bir temsil değeri var. Metrolarda, otobüslerde, göğsünü gere gere açabildiğin bir kitap. Sen orada herhangi bir aşk romanını okuyamıyorsun ama Kürk Mantolu Madonna olunca okuyabiliyorsun. Yazarın bir prestiji var. Kendini şöyle inşa etmiş oluyorsun: 'Evet, estetik olarak pek takdir edilmiyor ama Sabattin Ali!' Sürükleyici aşk hikayesi. En başta beğenilmemesinin sebebi olan şey sonra popülerleşmesine sebep oluyor."







MARIA PUDER KİM?

Romandaki Maria Puder karakterinin kim olduğu sorusu, bir dönem romanla ilgili tartışılan tek şey oluyor. İnce'nin verdiği bilgilere göre Sabahattin Ali'nin eşi Aliye Ali, Maria Puder'in kendisi olduğunu söylüyor. İzmir'de Sabahattin Ali'nin sevdiği bir kız olduğu da söyleniyor, Taksim'de Macar Orkestrası'ndaki kemancı olduğu da. Pertev Naili Boratav'a göre ise Almanya'da Sabahattin Ali'nin çok sevdiği "28" dedikleri kadın: "Kürk Mantolu Madonna’nın taslaklarında '28' yazıyor. Örtüşüyor aslında. Kadın, romanda Yahudi ve koyu kumral saçları var. Ama eskizlerde ve bazı metinlerde sarışın. Aliye Ali’nin ve 28’in sarışın olması ile ilgili.



MARİA PUDER MAKYAJI


Meryem Selva İnce, romanın sosyal medyadaki yansımasını ve sosyal medyanın romana etkisini şöyle anlatıyor: "2013 yılında başlayan bir akım var; "bookporn", "bookshelf". Instagram’da kitap artık bir manzara, estetik bir değer. Gittiğin yere kitabı götürüp fotoğrafını çekmek, kitaba estetik bir biçim verip fotoğrafını çekmek.... Bunlar da popülerliği artırıyor. Youtube’ta edebiyat sohbetleri ile makyajı birleştiren "Maria Puder (romanın kadın kahramanı) makyajı" videosu var. Sosyal medya kullanıcısının buraya dâhil olması romanı çok farklı bir noktaya taşıyor. Kürk Mantolu Madonna, internette çiçeğin yanında satılan bir şey."

12 Ocak 2020, Milliyet 


 

10 Ocak 2020 Cuma

27 Mayıs'tan "Nakliye Devrimi"ne


Yazının daha fazlası podcast kaydında. Tıklayın: 
Anchor
Spotify


Milli Birlik Komitesi'nin basın işlerini idare eden üyeleri. Ortada "14'ler"den Mustafa Kaplan. Sol tarafında Numan Esin, sağ tarafında ise Muzaffer Özdağ (İYİ Partili Ümit Özdağ'ın babası) yer alıyor. 


27 Mayıs 1960 askeri darbesini gerçekleştiren Milli Birlik Komitesi'nin (MBK) en genç üyelerinden, Cumhuriyetçi Köylü Millet Partisi'nde (CMKP) genel başkan yardımcılığı yapan 91 yaşındaki Numan Esin, 6 Ocak'ta hayatını kaybetti. Esin'in vefatı, başkanı olduğu 1961 Anayasası ve Demokrasi Vakfı'nın verdiği ölüm ilanı ile duyuldu. Askeri ve siyasi hayatının ardından uluslararası nakliyecilik alanında faaliyet gösteren Esin'in ölümüyle ilgili ilk haber ise "lojistik sektörünün duayenlerinden" olduğu belirtilerek 6 Ocak'ta bir lojistik sitesinde yayımlanmış. Esin'in askeri ve siyasi kimliğinden bahsedilmeyen haberde, Esin'in Uluslararası Nakliyeciler Derneği (UND) kurucu üyelerinden olduğu belirtiliyor. 

1961 Anayasası ve Demokrasi Vakfı'nın ilanındaki bilgilere göre Esin için 7 Ocak'ta Üsküdar Selimiye Camii'nde cenaze töreni düzenlendi. Esin, Çanakkale Biga'daki aile mezarlığında defnedildi. 

Ölümünden bir ilanla haberdar olduğumuz, sessiz sedasız bir törenle defnedilen Esin, bir dönemin önemli isimlerindendi. 38 üyesi bulunan MBK'nın hayattaki iki üyesinden biri olan Numan Esin'in ölümüyle birlikte yaşayan tek MBK üyesi Şefik Yücesoy oldu.

1985'teki yazı dizisi.
Arşivlerdeki bilgilere göre Esin, 27 Mayıs sırasında İstanbul'da Birinci Ordu Karargah'ında Harekat Başkanlığı'nda görevliydi. Darbenin "Vatan-Namus" şeklindeki parolası da onun önerisiydi.

MBK'nın kendi içinde bölünmesinden sonra "radikal kanat"taki "14'ler" grubunda yer aldı. 14'ler tasfiye edilince Madrid'e sürgüne gönderildi. İki yıl sonra Türkiye'ye dönerek 14'ler grubunda yer alan Alparslan Türkeş'le birlikte CMKP'ye katıldı. Bu partide genel başkan yardımcılığı yaptı. Daha sonra siyasetten çekilerek iş hayatına atıldı. Uluslarası nakliye alanında faaliyet gösterdi. Uğur Mumcu'nun Suçlular ve Güçlüler kitabında 1971'e gelindiğinde Esin'in 40 kadar TIR'a sahip olduğu belirtiliyor. 


Esin, 12 Mart 1971 muhtırasının ardından "cunta faaliyetleri" içinde olduğu iddiasıyla gözaltına alındı. "Boğaz Köprüsü'ne sabotaj planladığı" iddiasıyla suçlanıp idamla yargılandı. Bu dönemde işkence gören Esin, suçlamalardan beraat etti.

1975'te Vatan gazetesini satın aldı. Kendi ifadesi ile "ekonomik yönden zorlanınca" 1977'de gazeteyi kapattı.


Esin, 1985 yılında Milliyet gazetesinde yayımlanan "Politikayı Bırakıp Köşeyi Dönenler" başlıklı yazı dizisine konu olan isimlerden biri. Yazıda "Devrimci yüzbaşının taşımacılıkta da devrim" yaptığı belirtilmiş.

Esin'le 1995'te yapılan ve podcast yayınında bahsettiğim röportaj.


30 Kasım 2019 Cumartesi

Küçük Şeyler: Basit hikâye, iyi anlatım, güçlü film

Yazının podcast yayını: Masa Üstü: Bölüm 1 - Küçük Şeyler


Kıvanç Sezer'in Küçük Şeyler filmi, oldukça sınıfsal bir hikâye anlatmasına rağmen sınıfın empoze edilen yaşam tarzı, bir modaymış gibi sunulan hastalıkları ve sınıfın dışından bakıldığında önemsiz gibi görünen sorunları nedeniyle sanki bireysel bir meseleyi temel alıyormuş gibi görünüyor. Filmde büyük olaylar, şok edici çatışmalar yer almıyor. Aslında basit, küçük ve orta sınıf için çok tanıdık bir hikâye anlatmasına karşın sınıfsal eleştirinin yerindeliği ve başarılı bir temsil sunması ile film izlenmeyi hak ediyor.

Küçük Şeyler, festivallerde hakkı teslim edilmiş bir film. Malatya Film Festivali'nde en iyi film, en iyi aktör ve en iyi aktris dallarında ödül alan film, Adana ve Antalya'dan da ödüllerle dönmüştü. Küçük Şeyler, bu yılın en merak ettiğim filmlerinden biriydi. Bunda filme güvendiği için yapımcısı olduğunu düşündüğüm Tolga Karaçelik'in rolü büyük. Film bu beklentilerimi boşa çıkarmadı.
Başta da söylediğim gibi aslında basit bir hikâye anlatan film, kurgusu ve sinema dili itibari ile farklı ve başarılı. Bunun yanı sıra ölçülü olarak kullanılan komedi ve absürt mizah öğeleri de içerikle, aslında bir açıdan da orta sınıfın diliyle uyumlu.

Film, günümüzde orta sınıfın ücret almaya devam ettiği sürece yani aralıksız bir çalışmaya bağımlı olarak görece iyi bir hayat sürebildiğini, bu görece iyi hayatın da aslında sürdürülebilir bir borçlanmayla mümkün olduğunu hatırlatıyor. Orta sınıf, sahip olduğu her şeyde aslında kaçınılmaz olarak bankalarla ortak. Uzun vadelere yayılmış borçlarla gelir dengesi sağlanabildiği için iyi bir hayat sürüyormuş illüzyonuna kapılan baş karakterimiz Onur, aynı kaderi paylaştığı tüm beyaz yakalılar gibi koltuğu altından çekildiği an plazanın yüksek katlarından sert bir düşüşle zemine çakılıyor.

"Sürdürülebilir borçlanma" birkaç aylık işsizliği bile tolere edemediğinden bir beyaz yakalının işsiz kalması, tıpkı Onur'un yaşadığı gibi, hayatın her anını etkiliyor. Plazalarda kendisine verilen tuhaf ve karşılıksız sıfatları, kapıdan çıktığı anda kaybeden beyaz yakalının, işsiz kaldıktan sonra aynı seviyede bir iş bulması oldukça güç. Onur da alıştığı düzeni sürdürebilmek için ısrarla aynı düzeyde bir iş aradığından durum gitgide daha da umutsuz bir hal alıyor. Bu umutsuz durum, uzunca bir zaman sürdüğünde basit bir mutsuzluktan öteye gidip depresyona  da kolayca varabiliyor.

Filmi izleyince insanın mutluluğunun aslında "istikrara" bağlı olduğunu düşündüm. Alt sınıf bir çalışan, işsiz kaldığında çok sayıda benzeri bulunan işini yeniden kolayca bulup hayatına kaldığı yerden devam edebiliyor. Ancak orta sınıfın hayatı, bu noktada daha acıklı. Zamanla yükseldiği seviyeyi aniden kaybeden orta sınıf, elindeki tüm varlığı da "hayatına ortak olan" bankaya kaptırma tehlikesiyle karşı karşıya. Bu ekonomik buhran, psikolojik olarak da bireyi çöküntüye uğrattığında beyaz yakalı, hayatını da kaybetme riskine sahip.

Amerika'da benzerlerine birkaç defa rastlanan ve büyük toplumsal sonuçları olan ekonomik krizler, Amerikan sinemasında orta sınıfın yaşadıklarını konu alan filmlere kaynaklık etti. Bunlardan biri olan The Company Men'de (2010) kriz sonrası birçok ailenin başına gelenler anlatılırken çözüm yine sistemin içinde gösteriliyor, film umut dolu bir sonla bitiyordu. Küçük Şeyleri izleyince ister istemez bu film geldi aklıma. Küçük Şeyler, isminde de olduğu gibi büyük bir krizi, büyük toplumsal sonuçları, birçok kişinin başına gelenleri anlatmıyor. Bir ailenin, herhangi bir zamanda yaşayabileceği kendisi küçük ama sonuçları büyük olayları anlatıyor. Dahası ve bence en önemlisi The Company Men iki yüzlü bir tutumla umut pompalarken Küçük Şeyler, Onur'u ve onun gibi milyonlarca kişiyi tıpkı sistemin onlara yaptığı gibi öylece ortada bırakıyor.




___________

Meraklısı için:

Türk filmleri listem
En iyi Türk filmleri 

9 Kasım 2019 Cumartesi

Türk Filmleri Listesi Nasıl Oluştu?



[Yazı, şu listeler hakkındadır: 
Türk filmleri listem
En iyi Türk filmleri ]

Film izlemeye nasıl ve nereden başlanır? Bu konuda kafa yormayan meraklı biri, sinemalar, dağıtımcılar ve medya önüne ne koyarsa onu izlemekten öteye gidemez. Ama izlediğiniz bu birbirine benzer filmler artık yeterli gelmemeye, tatmin edici olmamaya başladığında kaçınılmaz bir arayış da başlar.

Lisedeyken tek sinemasına belli başlı gişe filmleri dışında film gelmeyen ilçemizde film arayışım, o dönemin gözde film izleme yöntemi olan "kiralama"ya yöneltmişti beni. Film kiralama işi aslında basit bir hileydi. "Korsan CD" satmak suç olduğundan bu iş yerleri, orijinallerini aldıkları film ve oyunları raflara dizer (çoğu zaman da CD ya da DVD'lerin yalnızca boş kapları dizilir),  müşteri film ya da oyun istediğinde ya daha önceden çoğaltılmış kopya verilir ya da CD o anda çoğaltılırdı. Pek de uzak olmayan bu geçmişten sonra bugün izlemek istediğimiz pek çok filme bir tıkla ulaşıyor olmak beni hâlâ şaşırtıyor.

Film kiralama döneminde film kültürümün pek geliştiği söylenemez. Semih Kaplanoğlu'nun Yumurta ve Süt filmleri o dönem keşfettiğim filmlerdendi. (Listede bulunmayan bu filmleri o gün izlediğimde de, sonra daha bilinçli bir biçimde yeniden izlediğimde de beğenmedim) Yaptığım şey tam olarak keşifti çünkü devasa sinema çöplüğü içinden hangi filmleri izlemem "gerektiğini" bilmiyor, el yordamıyla yolumu bulmaya çalışıyordum. Bana yol gösterecek bir akıl hocası da, bir liste de yoktu. Böyle bir liste olsa bile filmlere ulaşıp ulaşamayacağım meçhuldü. 

Üniversiteye geldiğimde bu el yordamıyla arama çalışmalarım devam etti. Tutunduğum ilk dal Zeki Demirkubuz oldu. Masumiyet'le başlayan zincir, Kader'le devam etti. Yeni karşılaştığım bu sinema dilini sevmiştim. Ancak durmaksızın servis edilen ana akım sinemanın dili izleyiciye olması gereken dilmiş gibi geldiğinden başka bir anlatım biçimini kabul etmek bazen zaman alabilir. Benim için kolay olmuştu. Sonra İtiraf ve Yazgı ile sürdürdüğüm bu izleme sürecinde bu iki filmden beklediğimi bulamadığımı hatırlıyorum. Ancak nihayetinde bir yol bulmuştum. Bu filmleri takip edip yenilerini bulabilirdim. Öyle de oldu. Nuri Bilge Ceylan'ı, Seyfi Teoman'ı, Özcan Alper'i buldum. Bir Zamanlar Anadolu'da birkaç yıl sonra büyük ses getirdiğinde zaten artık bu filmlere ulaşmam da kolaylaşmıştı. Bu tarihten sonra çıkan filmleri yeni yönetmenler de keşfederek takip etmeye başladım. Hatta bunların bir kısmı yönetmenlerin ilk filmleriydi. Mesela Emin Alper ve Tepenin Ardı

2014 yılında bir yandan lisans eğitimime devam edip bir yandan çalışıyordum. Okula gittiğim günlerde sabah girdiğim bir dersin ardından bir sonraki derse kadar birkaç saat boş kalıyordum. Sürekli kitap okumaktan da sıkılmıştım. Bu kez daha sistematik olarak Türk filmleri izlemeye karar verdim. Önce internette "mutlaka izlenmeli" denilen ve seveceğimi düşündüğüm filmleri listeledim. Bunlar kısa sürede bitti. Yine bu dönemde teknik bir aksaklık sebebi ile eve bir türlü internet bağlatamıyordum. Akşamları da vaktimi film izleyerek geçirmek iyi bir seçenekti. Altın Koza ve Altın Portakal kazanan filmleri yıl yıl listeledim. Ulaşabildiklerimi indirdim ya da kopyalarını edindim. Filmleri bu şekilde izlemeye devam ettim. Ödül kazanamayan aday filmleri de izledim. Böylece geriye doğru epey bir yol kat ettim. Artık pek çok yönetmeni ve senaristi tanımıştım.

Peki bu filmler niye Türk filmleri özelinde yoğunlaştı? Bunun tam cevabını bilmiyorum ama eğitimimin Türk edebiyatı üzerine olması ile bir ilgisi bulunduğu kesin. Sonuçta izlenen ya da okunan her şey bir metindi ve ben de yerli metinler konusunda epey yol kat etmiştim. Ayrıca hem edebiyatta hem sinemada yerli meselelere kendimi daha yakın hissediyor, onları anlamlandırmak konusunda kendimi daha yetkin ve istekli buluyorum. Yabancı film ya da romanlarla aramda bir bariyer olduğunu hissediyorum. Elbette bunları izlemiyor ya da okumuyor değilim. Ama bir meselenin üzerinde yoğunlaşabilmek için onu her haliyle sevmeniz de gerekiyor. 

Lisans eğitimim sırasında edindiğim en iyi özellik "okumayı" öğrenmekti. Eleştirel okuma ve metin yorumlama konusunda aldığım dersler, filmleri anlamlandırmak ve onları bir yere yerleştirmek konusunda şüphesiz çok faydalı oldu. Fakat bunun dışında hem lisans hem de yüksek lisans derslerimde sinemaya dair pek çok ders de aldım. Üniversitenin başında yeni keşfettiğim sinema dilini hızla anlamlandırıp benimseme konusunda bunların yardımı yadsınamaz.

Vakit bolluğundan film izlemeye başladığım 2014 yılı sonrasında pek çok film izlemiş ve izlenecek pek çok film keşfetmiş oldum. Bu işi daha ciddi bir biçimde sürdürmeye karar verdim. İzlediğim her filmden sonra kısa notlar almaya başladım. İzlediklerim çoğaldıkça filmleri zihnimde bir yere yerleştirmek, onları diğerlerine göre değerlendirmek kolaylaşıyor, karşılaştırma imkânım artıyordu. 2017 yılına geldiğimizde beğendiğim filmlerin yanı sıra sinema tarihinde kendisine yer bulmuş filmleri de aldığım listeyi bloğumda yayımladım. Bu listeyi sürekli güncellemeye devam ederken 2019 yılında bir de sıralı liste yaptım. 2019 yılının son aylarında listedeki film sayısı 100'ü geçti. Sıralı liste de 100'e yaklaştı.

Bu liste ne işe yarar? Tamamen benim kişisel görüşlerime göre hazırlanmış olan bu liste şayet hiçbir işe yaramayacaksa bile günün birinde benim geçtiğim bu yoldan ilerlemek isteyen biri bir liste aradığında bunu bulabilir. Ben merakla film izlemeye başladığımda bu büyüklükte derli toplu bir liste yoktu. Bugün de bu kadar filmi içeren açıklamalı başka bir liste bulamadım. 

İyi seyirler.

14 Şubat 2019 Perşembe

Beslenme Raporu: Daha Fazla Sebze, Daha Az Et

Kuzey Amerikalılar, tüketilmesi gereken miktardan 6 kat daha fazla kırmızı et tüketiyor. Güney Asyalılar ise ancak yarısını... Hem insanoğlunun, hem de gezegenimizin sağlığı daha fazla sebze ve bakliyattan geçiyor: http://www.milliyet.com.tr/kuzey-amerikali-bakliyat-guney-gundem-2827878/





21 Aralık 2018 Cuma

Mahkeme Kararı ile Din Dersi Muafiyeti




Mahkeme, zorunlu din dersinden muaf olmak için çocukların Hristiyanlık ya da Musevilik dinlerinden birine mensubiyetinin belgelendirilmesi zorunluluğunu hukuka aykırı buldu.

İstanbul'da yaşayan Selnur Aysever, zorunlu "din kültürü ve ahlak bilgisi" dersinin laik ve bilimsel eğitime aykırı olduğunu düşündüğü için kızının dördüncü sınıftan itibaren başlayan bu dersi almasını istemedi. Bu konuda İlçe Milli Eğitim Müdürlüğü'ne dilekçe verdi. Aysever'in talebi, Eğitim Öğretim Yüksek Kurulu Başkanlığı'nın kararı ile "Hristiyan ve Musevi öğrencilere bu dinlerden birine mensup olduklarını belgelendirmeleri kaydıyla" din dersinden muafiyet hakkı tanınabildiği gerekçe gösterilerek reddedildi.

Aysever, kararın din ve vicdan hürriyetine aykırı olduğu gerekçesiyle dava açtı. Aysever'in Avukat Özge Demir aracılığı ile açtığı dava bir yıldan fazla sürdü. İstanbul 4. İdare Mahkemesi, davanın sonunda Aysever'i haklı buldu. Mahkeme, Aysever'in talebinin reddedilmesinin hukuka aykırı olduğuna karar verdi.

Mahkeme, kararında Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi (AİHM) kararlarına atıf yaptı. "Din dersleriyle ilgili tarafsızlık ve çoğulculuk koşullarının yerine getirilmemesi ve ebeveynlerin inançlarına saygı gösterilmesini sağlayacak bir yöntem sunulmaması" nedenleriyle Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi'nin ihlal edildiğine ilişkin karar bulunduğu kaydedildi.

"Din eğitimi"

Bu dersin içeriğinin nesnel ve çoğulcu olması gerektiği kaydedilen kararda şöyle denildi: "Müfredatın belirli bir din anlayışını esas alması durumunda, bunun 'din kültürü ve ahlak bilgisi' dersi olarak kabul edilmeyeceği ve 'din eğitimi' halini alacağı açıktır."

"Açıklamaya zorlanamaz"

"Din kültürü ve ahlak bilgisi" dersinden muafiyet hakkının, yalnızca Hristiyanlık ve Musevilik dinlerine mensup öğrencilere tanınmasının başka dinlere inanan ya da hiçbir dine inanmayan kişiler için eşitsizlik yaratacağı da vurgulandı. Kararda "Bir öğrenci velisinin 'din kültürü ve ahlak bilgisi' dersinden muaf tutulmasını sağlamak için herhangi bir dine mensup olduğunu veya olmadığını açıklamak durumunda bırakılması Anayasa'nın 'kimse dini inanç ve kanatlerini açıklamaya zorlanamaz' hükmüne açıkça aykırıdır" denildi.

Karar kesinleşti

İstinaf yolu açık olmak kaydıyla verilen karara, yasal süre içerisinde itiraz edilmeyince kararın kesinleşmesi için başvuru yapıldı. Bu başvuru üzerine karar kesinleşti.

Diğer kararlardan farklı

Avukat Özge Demir, karara ilişkin değerlendirmesinde, mahkemenin dersin "din kültürü ahlak bilgisi" dersi değil, "din dersi" olduğunu, belirli bir dine yönelik eğitimin de ancak velinin talebi halinde çocuğa verebileceğini belirttiğini söyledi. Demir, "Böyle bir talep olmadığından çocuğun hem eğitim hakkının hem de din ve vicdan özgürlüğünün ihlal edildiğine hükmetti. Çocuğun bu dersten muaf tutulması için Hristiyan veya Musevi olduğunu belgelendirilmesi gerekli. İstanbul 4. İdare Mahkemesi'nin kararının, diğer kararlardan farkı ise bu uygulamanın, kanun önünde eşitlik ilkesine de aykırı olduğunu belirtmesidir."

24 Kasım 2018 Cumartesi

Türkiye'yi Tartan 1 Kilogram




Tüm dünya geçen hafta "kilogramın tanımının değişeceği" haberini aldı. Aslında aynı gün amper, kelvin ve molün de tanımları değişti ama gündelik hayatımızda sık sık kullandığımız kilogram daha çok ilgi çekti. Kilogram, Paris'te saklanan platin ve iridyum elementlerinden oluşan 1 kg'lık bir cisim baz alınarak tanımlanıyor. Dünyadaki tüm kilogramlar bu cisme göre ayarlanıyor. Kütlesinin değişmemesi için özel olarak korunan bu cisim "Büyük K" olarak isimlendiriliyor. Standart sağlamak için çok sayıda kopyası üretilen "Büyük K" ve kopyalarında zamanla kütle değişimi meydana geldiği görüldü. Bu nedenle kilogramın değişmez bir tanıma, "Planck sabiti"ne bağlanmasına karar verildi. Bu konuda Türkiye'deki ilgili kurum ise UME. "Büyük K"nın 54 numaralı kopyası da UME'de bulunuyor. "Kilogramın tanımı"nın değişmesinin ne anlama geldiğini ve UME'nin faaliyetlerini UME Müdürü Çetintaş ile konuştuk.

50 mikrogram kayıp

1899 yılında Uluslararası Ağırlıklar ve Ölçüler Bürosu tarafından kilogramın tanımlanabilmesi için referans kütle üretildiğini belirten Çetintaş, orijinal kütle ve kopyaları arasında karşılaştırma ölçümleri yapıldığını söyledi. Çetintaş, 40 yılda bir yapıldığı söylenen bu karşılaştırmaların aslında beş ya da 10 yılda bir yapılabildiğini kaydederek ölçümlere göre yaklaşık 100 senede 50 mikrogramlık kayıp olduğunu belirtti. Bu yüzden Çetintaş'ın ifadesiyle "Kişiye, konuma, zamana bağlı kalmaksızın her şartta aynı sonucu veren" yeni bir tanım arayışı başladı. Bu noktada "Planck sabiti" devreye girdi.

Planck sabiti

Planck sabiti, yayılan bir elektromanyetik dalganın enerjisi ile frekansı arasında bir ilişki olduğunu gösteren bir oran. İngiliz bilim adamı Kibble, Einstein'ın teorisi ile Planck sabitini birleştirerek "Kibble dengesi" adı verilen elektromekanik bir ölçüm yöntemi geliştiriyor. Bunun üzerine kütlenin yeni tanımının Planck sabiti üzerinden yapılmasına karar veriliyor.
Çetintaş süreci şöyle anlattı: "Teoride her şey yolundaydı. Ama bunun için bir deney düzeneği gerekiyor. Eşit kollu bir terazi düşünün. Bunun bir koluna 1 kg'lık kütleyi koyalım. Dengelemek için diğer kolda elektromanyetik bir kuvvet uygulayalım. Bu deney düzeneğinde doğru sonuç alınırsa artık Planck sabiti üzerinden kilogramı tanımlamak mümkün olacaktı. 15-20 senedir çalışmalar devam ediyordu. Karar aslında dört yıl önce kabul edilecekti ama yeterli bilimsel sonuçlara ulaşılmadığından bu seneye ertelendi."

20 Mayıs'ı bekleyin

Türkiye'den de bir temsilcinin bulunduğu uluslararası toplantı sonucunda yapılan oylamayla 16 Kasım'da yeni tanım kabul edildi. Ancak bazı haberlerde yazılanın aksine tanım henüz değişmedi. Yeni tanım, dünya metroloji günü olan 20 Mayıs 2019'da kullanılmaya başlanacak.

Şüpheyle bakıldı ama başardılar

UME, kilogramın yeni tanımıyla ilgili önemli çalışmalar yürütüyor. Bilim insanları Türkiye'nin, yeni tanıma göre ölçüm gerçekleştiren deney düzeneğini üretebilecek birkaç ülkeden biri olması için çalışmalarını sürdürüyor. Çetintaş'ın verdiği bilgilere göre Türkiye'de üretilen düzenek, dünyadaki düzeneklerden farklı bir çalışma prensibine sahip. Bu nedenle önce şüpheyle karşılanmış. Fakat deneylerin ilk fazı başarıyla sonuçlandı. Çetintaş "Şimdi hedefimiz elde ettiğimiz sonucu geliştirerek ikinci fazı tamamlamak" diyor.

4 milyon sertifika

Çalışmanın yaklaşık iki yıl içinde tamamlanmasının ardından ABD, Kanada, Çin, Fransa ve İsviçre ile birlikte Türkiye de bu düzeneğe sahip olacak. Böylece kilogramla ilgili sertifika, ölçümleme gibi işlemler dışarıya bağlolunmaksızın yapılabilecek. Başka ülkeler de bu hizmeti Türkiye'de alabilecek.
Çetintaş Türkiye'de bu ölçüm yapılamazsa ölçümlerlerle ilgili alınan yıllık 4 milyon sertifikanın yaklaşık 1.7 milyonunun yurt dışına bağımlı hale geleceğini belirtiyor.

Yerin 12 metre altında

Türkiye'yi "tartan" 54 numaralı 1 kilogram, UME'nin yerin 12 metre altında bulunan laboratuvarlarında korunuyor. Koruyucu bir metalin içinde duran 39 mm çapında ve 39 mm yüksekliğindeki cismin üzerinde 3 cam fanus var. Ağırlık, bu fanuslara kilitlendikten sonra bir kasaya konuluyor. Bu cisim baz alınarak UME'de üretilen farklı ağırlıklar var. UME'ye firmalar ya da laboratuvarlardan gönderilen ağırlıklar, UME'nin ağırlıkları üzerinden kontrol ediliyor. Çalışmalar en ufak kütleleri bile ölçebilen cihazlarda, insan etkisinden arındırılmış şekilde yapılıyor. Planck sabitinin 20 Mayıs 2019'da resmen kullanılmaya başlanmasının ardından 54 numaralı kopya "müzelik" olacak.
Bilim insanları, hassas ölçümlerin titreşimden etkilenmemesi için çalışmalarını yerin altındaki laboratuvarlarda yürütüyor. Bu laboratuvarlar, topraklama konusunda da iyi izole edilmiş durumda. Ortamdaki sıcaklık ve nem de sabit. Çetintaş "İyi sonuç alabilmek için laboratuvar şartlarının çok iyi olması lazım. En ufak bir elektrik dalgası, yarım derecelik bir sıcaklık bile sonucu etkiler" diyor.

Her alanda daha hassas ölçüm

Çetintaş'a göre yeni tanımın kritik noktası daha hassas ölçümler yapılabilecek olması. "İlaç sanayiinde, biyomedikalde, nanogramlar seviyesindeki ölçümlerde daha hassas ölçüm yapma kabiliyetine sahip olabileceğiz" diyen Çetintaş, bunun da yaşam kalitesine katkı sağlayacağını belirtiyor. Kilogramın yeni tanımıyla birlikte askeri alanlardaki stratejik ürünlerin daha doğru ve hassas üretilmelerinin önü açılacak. Ama tüm bunların da ötesinde metrolojinin temel prensibinin "ölçümün her daim her şartta aynı sonucu vermesi" olduğunu belirten Çetintaş, kilograma referans olan kütlelerdeki öngörülemeyen değişimden kurtulmanın önemini vurguluyor.

Stratejik bir kurum

UME, Türk Silahlı Kuvvetleri'ne (TSK) de hizmet veriyor. Aslında Türkiye'deki ilk metroloji faaliyetleri de 1961'de Silahlı Kuvvetler laboratuvarlarında başlamış. Çetintaş, TSK'nın elindeki test ve ölçüm cihazlarının hemen hemen tamamının kalibrasyon işlemlerinin UME'de yapıldığını belirtiyor. Çetintaş'ın verdiği bilgilere göre daha önce bu işlemlerin çoğu ABD'de yapılmak zorundaydı. Bu ise güvenlik sorunu yaratıyor. Çetintaş, test ya da ölçüm için yurt dışına askerî bir ürünü göndermenin, ürünü henüz kullanmadan başkasıyla paylaşmak anlamına geldiğini belirtiyor. Bu nedenle UME'nin bazı çalışmaları yüksek gizlilik altında yürütülüyor. UME, güvenlik alanında stratejik bir görev yürütüyor.


16 Kasım 2018 Cuma

Kilogramın Tanımı Değişiyor



Kilogram, Fransa'da özel bir mahzende saklanan silindir şeklindeki bir nesne üzerinden tanımlanıyor. Özel olarak korunan bu cismin adı "Büyük K". Dünya genelinde standart sağlamak için "Büyük K"nın kopyaları üretilmiş. "Büyük K", 40 yılda bir saklandığı yerden çıkarılıp, kopyalarıyla karşılaştırılıyor. Karşılaştırmalarda "Büyük K" ve kopyalarının kütlelerinde ufak değişimler gözlenmiş. Bu nedenle değişmeyen bir kıstasa ihtiyaç var. Nanoteknoloji gibi alanlarda çok daha hassas ölçümlere ihtiyaç duyulan çağımızda, kilogram "Planck sabiti" ile tanımlanmaya çalışılıyor. 

Bir kilogramlık ağırlığın, bir kilogram olduğuna nasıl karar verildi, hiç düşündünüz mü? Ölçü birimlerinin, dünyanın her yerinde aynı olması için Uluslararası Birim Sistemi kullanılıyor. Bu sistemdeki tanımlar ise zamanla değişebiliyor. Örneğin saniye 1644 yılında "0.994 metre uzunluğundaki bir sarkacın salınım periyodunun" iki saniye olarak hesaplanması üzerinden tanımlanmıştı. Fakat bugün saniye için daha "şaşmaz" bir tanım var: "Sezyum-133 atomunun aşırı ince seviyeleri arasındaki geçişler sırasında yayılan radyasyonun 9.192.631.770 kez salınması sırasında geçen zaman." 

1 metre deyip geçme

Metre de 18. yüzyılda "Paris üzerinden geçen meridyen uzunluğunun çeyrek kısmının 10 milyonda biri" şeklinde tanımlanmıştı. Bugün ise daha hassas bir değer olan "ışığın boşlukta hareket ederken 1/299.792.458 saniyede aldığı yol" üzerinden tanımlanıyor. 

"Büyük K"

Saniyenin, metrenin değişen tanımlarına karşın kilogram hâlâ bir cisim üzerinden tanımlanıyor. Paris'te özel bir mahzende saklanan, platin ve iridyum elementlerinden oluşan, golf topu büyüklüğünde bir nesne bu. Kütlesinin değişmemesi için özel olarak korunan bu cisim "Büyük K" olarak isimlendiriliyor. Çok sayıda kopyası üretilen "Büyük K", 40 yılda bir kopyalarıyla karşılaştırılıyor. Bu karşılaştırmalar sırasında bazı kütle farklarının meydana geldiği gözlenmiş. Örneğin ilaç endüstrisinde mikrogramların bile sonucu etkileyebildiği düşünülürse daha hassas bir kıstasa ihtiyaç olduğu açık. 

Bir "sabit" gerek

Boğaziçi Üniversitesi Fizik Bölümü'nden Prof. Dr. Erkcan Özcan'ın verdiği bilgilere göre "Büyük K" ile kopyalarında mikrogram düzeyinde değişimler oluyor. Gündelik hayatı etkilemeyen bu değişimler, hassas ölçüm gerektiren işlerde önemli hale geliyor.
Özcan, konuyla ilgili şunları söyledi: "Pazardaki terazinin doğru ölçtüğünü nereden bileceğiz? Fabrikanın teraziyi kontrol etmesi gerekir. Fabrika bu kontrolü nasıl yapacak? Gebze'de Ulusal Metroloji Enstitüsü'nde Paris'teki kilogramın bir kopyası var, onunla karşılaştıracak. İlaçlarda miligramlar önemli. Nanoteknoloji gibi konularda daha da hassas ölçülere ihtiyaç var. Çare ne? Hiç değişmeyeceğinden emin olduğunuz bir şeylere bağlamanız gerekir kilogramı. O da Planck sabiti. Evrende ışık hızı gibi değişmeyen bir sayı. 15-20 yıldır çalışmalar vardı. Maalesef ürettiğimiz ölçüm cihazları birbiriyle tutarlı sonuçlar vermiyorlardı. Şimdi bu sorun çözülmeye başlandı."
Konuyla ilgili kararı alacak olan "Ağırlıklar ve Ölçüler Genel Konferansı" dün Paris'te toplandı. Konferans sonucunda kararın açıklanması, bunun birkaç ay sonra da resmi hale gelmesi bekleniyor. 

___________

Planck sabiti nedir?

Planck sabiti, bir parçacığın enerjisinin frekansına olan oranıdır. 


8 Kasım 2018 Perşembe

Nereden Çıktı Bu 10 Bin Adım?




http://www.milliyet.com.tr/gunde-10-bin-adim-sehir-efsanesi-gundem-2774799/



Sağlıklı yaşam için günlük 10 bin adımın ortaya çıkışı, bilimsel bir çalışmaya dayanmıyor. 1960'larda Japonya'da üretilen ilk adımsayara "10 bin adım ölçer" adının verilmesi, bu sayının zamanla yaygınlaşmasına yol açmış. Araştırmalar 10 bin adım üzerine yoğunlaşınca bu sayının ideal sayı olduğu algısı da yerleşmiş. Uzmanlar, üst limit konusunda çalışmaların sürdüğünü ama asıl önemli olanın adım sayısı değil, tempo olduğunu belirtiyor. Araştırmalar, dakikada en az 100 adımın ideal olduğunu gösteriyor. 

24 Ekim 2018 Çarşamba

Anons: Ciddiyetten Alaycılığa Geçişte İkna Sorunu



Uzak İhtimal (2009) ve Yozgat Blues (2013) filmleriyle tanıdığımız Mahmut Fazıl Coşkun'un son filmi Anons (2017) başarısız bir darbe girişimini alaycı bir bakışla ele alıyor. Kendine has bir sinema dili yakalayan film, hikâyenin yeterince zenginleştirilmemesi, karakterlerin geliştirilmemesi nedeniyle dar bir alana sıkışıyor. 

Film, 27 Mayıs'ın ardından gerçekleşen başarısız bir darbe girişiminde İstanbul Radyosu'ndan "ihtilâl anonsu" yaptırmaya çalışan bir grup askerin hikâyesini konu alıyor. Bu ihtilal girişiminin, 21 Mayıs 1963'te Talat Aydemir'in başını çektiği askerler tarafından gerçekleştirilen kalkışma olduğu filmde pek

22 Ekim 2018 Pazartesi

10 Ekim 2018 Çarşamba

Vüs'at O. Bener, Dost - Playlist


Vüs'at O. Bener'in Dost kitabındaki "Dost" ve "Sarhoşlar" öykülerinde müziğin özel bir yeri var. Ya da bu öykülerdeki şarkıların benim için özel bir yer var, emin değilim. İçinden şarkı geçen bu öyküleri okurken "duyduğunuz" o şarkıları biliyorsanız eğer, öykü bitene kadar zihninizde çalmaya devam eder. Öykünün ritmi ile müziğin ritmi birbirini tamamlar. "Dost"ta kendine birkaç satır ile yer bulan şarkı, öyküyü her okuyuşumda zihnimde çalar mesela. Sanki müziğin ve güçlü diyalogların etkisiyle sözcükler film sahnelerine dönüşür. Bu öykülerdeki şarkıları Müzeyyen Senar, Zeki Müren, Münip Utandı, Safiye Ayla gibi isimlerin seslerinden Spotify'daki bu "playlist"te topladım






"Dost"
- Kör olası hava, es biraz. Boğulacağız neredeyse. Sigaram bitmiş, var mı sende Niyazi Bey? 
Uzattım. 
- Naciye'ye de ver bir tane. Al al bırak kibarlığı... Hani bir şarkın vardı senin, onu da söyle ağırdan. 
Nazlanmadı. Kurşuniye çalan gözlerinde garip bir parlaklık belirip söndü. Kırgın, dokunaklı bir sesle başladı: 
"...Öyle karanlık gece ki ruhum, olmuyor sabah..." 

 "Göze mi Geldik?", Seçil Heper


Fasıl sevenler için



"Sarhoşlar"
Yaylı arabada dört sarhoşuz. Eczacı bir türkü tutturmuş. Kimimiz katılıyor, kimimiz uyukluyor.
(...) 
Yanımızdan tek katlı bir araba geçti. Arabacı bir küfür savurdu. Eczacı yeni baştan bir şarkıya başladı, katılan olmayınca yarıda kesti. 
(...) Bu kez daha tiz ama karanlık sesi. 
"Alnıma yazılmış bu kara yazı,  
Kader böyle imiş, ağlarım bazı..." 
Arabacı derin bir iç çekti. Bize bile biraz dokundu. Hoca Sadi söylenmeseydi ağlardık belki de;  
- Yahu Tahsin, sus Allahını kitabını seversen. Bırak şu zırtlak sesle şarkı söylemeyi.


Keklik Gibi Kanadımı Süzemedim, Nida Ateş

Derya Tezcan söylüyor


Eczacı suratını astı. Bu kez de sessizlik sinir bozucu. Atların ayak sesleri yeterli değil. Hoca dayanamadı. 
- Ulan, dedi, olmayacak. Hadi kardeşim, hadi. Senin çekilir sesin hiç değilse. Başla şöyle hafiften de içimiz açılsın... 
Hakim yan gözle beni süzdü: 
- Söyle. Utanma. 
İçim de öylesine yanıyor... 
."Olmaz ilaç", dedim "sine-i sadpareme." 
Kim düşünecek onların ne istediğini. Gözü kör olsun, içtim mi içime bir ağırlık, kafama bir durgunluk, sinirlerime bir uyuşukluk gelir, kapıp koyuveririm kendimi. Kapıp koyuverince de... 
"Çare bulunmaz bilirim yareme" 
Zorlamadan, ağzımın kenarından sızar bu şarkı.


Münir Nurettin söylüyor

Müzeyyen Senar'dan dinliyoruz


Sürahilerin biri dolup biri boşalıyor. Sofrada kaygılı bir durgunluk var. Konuşmuyor gibiyiz. Çiftlik sahibi birden: 
- Size bir plak dinleteyim, dedi. 
Tam sırası diye düşündüm. Kambur yerinden fırladı. Gramofonda cızırtılı bir ses: 
"Sen arzu ettin, bu ayrılık senden eserdir." 
(...) 
Plak biter bitmez adamın eli, küçük bir yarım çember çizdi. Kambur iğneyi değiştirmeden yeniden başlattı.  
"Sen arzu ettin" 
Sararmış parmakları isteksizce kadehine uzandı. 

Perihan Altındağ'ın taş plak kaydı


Hakimin karısı veremdi. Ne diye verem olmuştu sanki? (...) Biraz da kendine baksaydı. Bir deri, bir kemik. Tutturmuş kürk manto diye. Nesine yani? Ama bu şarkı... 
"Alaturka bir plak çalınmıyor mu, canım sıkılıyor", demişti bir gün. "Ne memleket. Sanatoryumun karşısında kır kahvesi var. Allahın günü "bir ihtimal daha var"ı çalar dururlar, diye sızlandı kadıncağız. Gel de deli olma. Param olsa İsviçre'ye gönderirim. İstemem mi, ama yok işte.

Münip Utandı söylüyor

Safiye Ayla'dan dinlememek olmaz