24 Kasım 2018 Cumartesi

Türkiye'yi Tartan 1 Kilogram




Tüm dünya geçen hafta "kilogramın tanımının değişeceği" haberini aldı. Aslında aynı gün amper, kelvin ve molün de tanımları değişti ama gündelik hayatımızda sık sık kullandığımız kilogram daha çok ilgi çekti. Kilogram, Paris'te saklanan platin ve iridyum elementlerinden oluşan 1 kg'lık bir cisim baz alınarak tanımlanıyor. Dünyadaki tüm kilogramlar bu cisme göre ayarlanıyor. Kütlesinin değişmemesi için özel olarak korunan bu cisim "Büyük K" olarak isimlendiriliyor. Standart sağlamak için çok sayıda kopyası üretilen "Büyük K" ve kopyalarında zamanla kütle değişimi meydana geldiği görüldü. Bu nedenle kilogramın değişmez bir tanıma, "Planck sabiti"ne bağlanmasına karar verildi. Bu konuda Türkiye'deki ilgili kurum ise UME. "Büyük K"nın 54 numaralı kopyası da UME'de bulunuyor. "Kilogramın tanımı"nın değişmesinin ne anlama geldiğini ve UME'nin faaliyetlerini UME Müdürü Çetintaş ile konuştuk.

50 mikrogram kayıp

1899 yılında Uluslararası Ağırlıklar ve Ölçüler Bürosu tarafından kilogramın tanımlanabilmesi için referans kütle üretildiğini belirten Çetintaş, orijinal kütle ve kopyaları arasında karşılaştırma ölçümleri yapıldığını söyledi. Çetintaş, 40 yılda bir yapıldığı söylenen bu karşılaştırmaların aslında beş ya da 10 yılda bir yapılabildiğini kaydederek ölçümlere göre yaklaşık 100 senede 50 mikrogramlık kayıp olduğunu belirtti. Bu yüzden Çetintaş'ın ifadesiyle "Kişiye, konuma, zamana bağlı kalmaksızın her şartta aynı sonucu veren" yeni bir tanım arayışı başladı. Bu noktada "Planck sabiti" devreye girdi.

Planck sabiti

Planck sabiti, yayılan bir elektromanyetik dalganın enerjisi ile frekansı arasında bir ilişki olduğunu gösteren bir oran. İngiliz bilim adamı Kibble, Einstein'ın teorisi ile Planck sabitini birleştirerek "Kibble dengesi" adı verilen elektromekanik bir ölçüm yöntemi geliştiriyor. Bunun üzerine kütlenin yeni tanımının Planck sabiti üzerinden yapılmasına karar veriliyor.
Çetintaş süreci şöyle anlattı: "Teoride her şey yolundaydı. Ama bunun için bir deney düzeneği gerekiyor. Eşit kollu bir terazi düşünün. Bunun bir koluna 1 kg'lık kütleyi koyalım. Dengelemek için diğer kolda elektromanyetik bir kuvvet uygulayalım. Bu deney düzeneğinde doğru sonuç alınırsa artık Planck sabiti üzerinden kilogramı tanımlamak mümkün olacaktı. 15-20 senedir çalışmalar devam ediyordu. Karar aslında dört yıl önce kabul edilecekti ama yeterli bilimsel sonuçlara ulaşılmadığından bu seneye ertelendi."

20 Mayıs'ı bekleyin

Türkiye'den de bir temsilcinin bulunduğu uluslararası toplantı sonucunda yapılan oylamayla 16 Kasım'da yeni tanım kabul edildi. Ancak bazı haberlerde yazılanın aksine tanım henüz değişmedi. Yeni tanım, dünya metroloji günü olan 20 Mayıs 2019'da kullanılmaya başlanacak.

Şüpheyle bakıldı ama başardılar

UME, kilogramın yeni tanımıyla ilgili önemli çalışmalar yürütüyor. Bilim insanları Türkiye'nin, yeni tanıma göre ölçüm gerçekleştiren deney düzeneğini üretebilecek birkaç ülkeden biri olması için çalışmalarını sürdürüyor. Çetintaş'ın verdiği bilgilere göre Türkiye'de üretilen düzenek, dünyadaki düzeneklerden farklı bir çalışma prensibine sahip. Bu nedenle önce şüpheyle karşılanmış. Fakat deneylerin ilk fazı başarıyla sonuçlandı. Çetintaş "Şimdi hedefimiz elde ettiğimiz sonucu geliştirerek ikinci fazı tamamlamak" diyor.

4 milyon sertifika

Çalışmanın yaklaşık iki yıl içinde tamamlanmasının ardından ABD, Kanada, Çin, Fransa ve İsviçre ile birlikte Türkiye de bu düzeneğe sahip olacak. Böylece kilogramla ilgili sertifika, ölçümleme gibi işlemler dışarıya bağlolunmaksızın yapılabilecek. Başka ülkeler de bu hizmeti Türkiye'de alabilecek.
Çetintaş Türkiye'de bu ölçüm yapılamazsa ölçümlerlerle ilgili alınan yıllık 4 milyon sertifikanın yaklaşık 1.7 milyonunun yurt dışına bağımlı hale geleceğini belirtiyor.

Yerin 12 metre altında

Türkiye'yi "tartan" 54 numaralı 1 kilogram, UME'nin yerin 12 metre altında bulunan laboratuvarlarında korunuyor. Koruyucu bir metalin içinde duran 39 mm çapında ve 39 mm yüksekliğindeki cismin üzerinde 3 cam fanus var. Ağırlık, bu fanuslara kilitlendikten sonra bir kasaya konuluyor. Bu cisim baz alınarak UME'de üretilen farklı ağırlıklar var. UME'ye firmalar ya da laboratuvarlardan gönderilen ağırlıklar, UME'nin ağırlıkları üzerinden kontrol ediliyor. Çalışmalar en ufak kütleleri bile ölçebilen cihazlarda, insan etkisinden arındırılmış şekilde yapılıyor. Planck sabitinin 20 Mayıs 2019'da resmen kullanılmaya başlanmasının ardından 54 numaralı kopya "müzelik" olacak.
Bilim insanları, hassas ölçümlerin titreşimden etkilenmemesi için çalışmalarını yerin altındaki laboratuvarlarda yürütüyor. Bu laboratuvarlar, topraklama konusunda da iyi izole edilmiş durumda. Ortamdaki sıcaklık ve nem de sabit. Çetintaş "İyi sonuç alabilmek için laboratuvar şartlarının çok iyi olması lazım. En ufak bir elektrik dalgası, yarım derecelik bir sıcaklık bile sonucu etkiler" diyor.

Her alanda daha hassas ölçüm

Çetintaş'a göre yeni tanımın kritik noktası daha hassas ölçümler yapılabilecek olması. "İlaç sanayiinde, biyomedikalde, nanogramlar seviyesindeki ölçümlerde daha hassas ölçüm yapma kabiliyetine sahip olabileceğiz" diyen Çetintaş, bunun da yaşam kalitesine katkı sağlayacağını belirtiyor. Kilogramın yeni tanımıyla birlikte askeri alanlardaki stratejik ürünlerin daha doğru ve hassas üretilmelerinin önü açılacak. Ama tüm bunların da ötesinde metrolojinin temel prensibinin "ölçümün her daim her şartta aynı sonucu vermesi" olduğunu belirten Çetintaş, kilograma referans olan kütlelerdeki öngörülemeyen değişimden kurtulmanın önemini vurguluyor.

Stratejik bir kurum

UME, Türk Silahlı Kuvvetleri'ne (TSK) de hizmet veriyor. Aslında Türkiye'deki ilk metroloji faaliyetleri de 1961'de Silahlı Kuvvetler laboratuvarlarında başlamış. Çetintaş, TSK'nın elindeki test ve ölçüm cihazlarının hemen hemen tamamının kalibrasyon işlemlerinin UME'de yapıldığını belirtiyor. Çetintaş'ın verdiği bilgilere göre daha önce bu işlemlerin çoğu ABD'de yapılmak zorundaydı. Bu ise güvenlik sorunu yaratıyor. Çetintaş, test ya da ölçüm için yurt dışına askerî bir ürünü göndermenin, ürünü henüz kullanmadan başkasıyla paylaşmak anlamına geldiğini belirtiyor. Bu nedenle UME'nin bazı çalışmaları yüksek gizlilik altında yürütülüyor. UME, güvenlik alanında stratejik bir görev yürütüyor.


16 Kasım 2018 Cuma

Kilogramın Tanımı Değişiyor



Kilogram, Fransa'da özel bir mahzende saklanan silindir şeklindeki bir nesne üzerinden tanımlanıyor. Özel olarak korunan bu cismin adı "Büyük K". Dünya genelinde standart sağlamak için "Büyük K"nın kopyaları üretilmiş. "Büyük K", 40 yılda bir saklandığı yerden çıkarılıp, kopyalarıyla karşılaştırılıyor. Karşılaştırmalarda "Büyük K" ve kopyalarının kütlelerinde ufak değişimler gözlenmiş. Bu nedenle değişmeyen bir kıstasa ihtiyaç var. Nanoteknoloji gibi alanlarda çok daha hassas ölçümlere ihtiyaç duyulan çağımızda, kilogram "Planck sabiti" ile tanımlanmaya çalışılıyor. 

Bir kilogramlık ağırlığın, bir kilogram olduğuna nasıl karar verildi, hiç düşündünüz mü? Ölçü birimlerinin, dünyanın her yerinde aynı olması için Uluslararası Birim Sistemi kullanılıyor. Bu sistemdeki tanımlar ise zamanla değişebiliyor. Örneğin saniye 1644 yılında "0.994 metre uzunluğundaki bir sarkacın salınım periyodunun" iki saniye olarak hesaplanması üzerinden tanımlanmıştı. Fakat bugün saniye için daha "şaşmaz" bir tanım var: "Sezyum-133 atomunun aşırı ince seviyeleri arasındaki geçişler sırasında yayılan radyasyonun 9.192.631.770 kez salınması sırasında geçen zaman." 

1 metre deyip geçme

Metre de 18. yüzyılda "Paris üzerinden geçen meridyen uzunluğunun çeyrek kısmının 10 milyonda biri" şeklinde tanımlanmıştı. Bugün ise daha hassas bir değer olan "ışığın boşlukta hareket ederken 1/299.792.458 saniyede aldığı yol" üzerinden tanımlanıyor. 

"Büyük K"

Saniyenin, metrenin değişen tanımlarına karşın kilogram hâlâ bir cisim üzerinden tanımlanıyor. Paris'te özel bir mahzende saklanan, platin ve iridyum elementlerinden oluşan, golf topu büyüklüğünde bir nesne bu. Kütlesinin değişmemesi için özel olarak korunan bu cisim "Büyük K" olarak isimlendiriliyor. Çok sayıda kopyası üretilen "Büyük K", 40 yılda bir kopyalarıyla karşılaştırılıyor. Bu karşılaştırmalar sırasında bazı kütle farklarının meydana geldiği gözlenmiş. Örneğin ilaç endüstrisinde mikrogramların bile sonucu etkileyebildiği düşünülürse daha hassas bir kıstasa ihtiyaç olduğu açık. 

Bir "sabit" gerek

Boğaziçi Üniversitesi Fizik Bölümü'nden Prof. Dr. Erkcan Özcan'ın verdiği bilgilere göre "Büyük K" ile kopyalarında mikrogram düzeyinde değişimler oluyor. Gündelik hayatı etkilemeyen bu değişimler, hassas ölçüm gerektiren işlerde önemli hale geliyor.
Özcan, konuyla ilgili şunları söyledi: "Pazardaki terazinin doğru ölçtüğünü nereden bileceğiz? Fabrikanın teraziyi kontrol etmesi gerekir. Fabrika bu kontrolü nasıl yapacak? Gebze'de Ulusal Metroloji Enstitüsü'nde Paris'teki kilogramın bir kopyası var, onunla karşılaştıracak. İlaçlarda miligramlar önemli. Nanoteknoloji gibi konularda daha da hassas ölçülere ihtiyaç var. Çare ne? Hiç değişmeyeceğinden emin olduğunuz bir şeylere bağlamanız gerekir kilogramı. O da Planck sabiti. Evrende ışık hızı gibi değişmeyen bir sayı. 15-20 yıldır çalışmalar vardı. Maalesef ürettiğimiz ölçüm cihazları birbiriyle tutarlı sonuçlar vermiyorlardı. Şimdi bu sorun çözülmeye başlandı."
Konuyla ilgili kararı alacak olan "Ağırlıklar ve Ölçüler Genel Konferansı" dün Paris'te toplandı. Konferans sonucunda kararın açıklanması, bunun birkaç ay sonra da resmi hale gelmesi bekleniyor. 

___________

Planck sabiti nedir?

Planck sabiti, bir parçacığın enerjisinin frekansına olan oranıdır. 


8 Kasım 2018 Perşembe

Nereden Çıktı Bu 10 Bin Adım?




http://www.milliyet.com.tr/gunde-10-bin-adim-sehir-efsanesi-gundem-2774799/



Sağlıklı yaşam için günlük 10 bin adımın ortaya çıkışı, bilimsel bir çalışmaya dayanmıyor. 1960'larda Japonya'da üretilen ilk adımsayara "10 bin adım ölçer" adının verilmesi, bu sayının zamanla yaygınlaşmasına yol açmış. Araştırmalar 10 bin adım üzerine yoğunlaşınca bu sayının ideal sayı olduğu algısı da yerleşmiş. Uzmanlar, üst limit konusunda çalışmaların sürdüğünü ama asıl önemli olanın adım sayısı değil, tempo olduğunu belirtiyor. Araştırmalar, dakikada en az 100 adımın ideal olduğunu gösteriyor. 

24 Ekim 2018 Çarşamba

Anons: Ciddiyetten Alaycılığa Geçişte İkna Sorunu



Uzak İhtimal (2009) ve Yozgat Blues (2013) filmleriyle tanıdığımız Mahmut Fazıl Coşkun'un son filmi Anons (2017) başarısız bir darbe girişimini alaycı bir bakışla ele alıyor. Kendine has bir sinema dili yakalayan film, hikâyenin yeterince zenginleştirilmemesi, karakterlerin geliştirilmemesi nedeniyle dar bir alana sıkışıyor. 

Film, 27 Mayıs'ın ardından gerçekleşen başarısız bir darbe girişiminde İstanbul Radyosu'ndan "ihtilâl anonsu" yaptırmaya çalışan bir grup askerin hikâyesini konu alıyor. Bu ihtilal girişiminin, 21 Mayıs 1963'te Talat Aydemir'in başını çektiği askerler tarafından gerçekleştirilen kalkışma olduğu filmde pek

22 Ekim 2018 Pazartesi

10 Ekim 2018 Çarşamba

Vüs'at O. Bener, Dost - Playlist


Vüs'at O. Bener'in Dost kitabındaki "Dost" ve "Sarhoşlar" öykülerinde müziğin özel bir yeri var. Ya da bu öykülerdeki şarkıların benim için özel bir yer var, emin değilim. İçinden şarkı geçen bu öyküleri okurken "duyduğunuz" o şarkıları biliyorsanız eğer, öykü bitene kadar zihninizde çalmaya devam eder. Öykünün ritmi ile müziğin ritmi birbirini tamamlar. "Dost"ta kendine birkaç satır ile yer bulan şarkı, öyküyü her okuyuşumda zihnimde çalar mesela. Sanki müziğin ve güçlü diyalogların etkisiyle sözcükler film sahnelerine dönüşür. Bu öykülerdeki şarkıları Müzeyyen Senar, Zeki Müren, Münip Utandı, Safiye Ayla gibi isimlerin seslerinden Spotify'daki bu "playlist"te topladım






"Dost"
- Kör olası hava, es biraz. Boğulacağız neredeyse. Sigaram bitmiş, var mı sende Niyazi Bey? 
Uzattım. 
- Naciye'ye de ver bir tane. Al al bırak kibarlığı... Hani bir şarkın vardı senin, onu da söyle ağırdan. 
Nazlanmadı. Kurşuniye çalan gözlerinde garip bir parlaklık belirip söndü. Kırgın, dokunaklı bir sesle başladı: 
"...Öyle karanlık gece ki ruhum, olmuyor sabah..." 

 "Göze mi Geldik?", Seçil Heper


Fasıl sevenler için



"Sarhoşlar"
Yaylı arabada dört sarhoşuz. Eczacı bir türkü tutturmuş. Kimimiz katılıyor, kimimiz uyukluyor.
(...) 
Yanımızdan tek katlı bir araba geçti. Arabacı bir küfür savurdu. Eczacı yeni baştan bir şarkıya başladı, katılan olmayınca yarıda kesti. 
(...) Bu kez daha tiz ama karanlık sesi. 
"Alnıma yazılmış bu kara yazı,  
Kader böyle imiş, ağlarım bazı..." 
Arabacı derin bir iç çekti. Bize bile biraz dokundu. Hoca Sadi söylenmeseydi ağlardık belki de;  
- Yahu Tahsin, sus Allahını kitabını seversen. Bırak şu zırtlak sesle şarkı söylemeyi.


Keklik Gibi Kanadımı Süzemedim, Nida Ateş

Derya Tezcan söylüyor


Eczacı suratını astı. Bu kez de sessizlik sinir bozucu. Atların ayak sesleri yeterli değil. Hoca dayanamadı. 
- Ulan, dedi, olmayacak. Hadi kardeşim, hadi. Senin çekilir sesin hiç değilse. Başla şöyle hafiften de içimiz açılsın... 
Hakim yan gözle beni süzdü: 
- Söyle. Utanma. 
İçim de öylesine yanıyor... 
."Olmaz ilaç", dedim "sine-i sadpareme." 
Kim düşünecek onların ne istediğini. Gözü kör olsun, içtim mi içime bir ağırlık, kafama bir durgunluk, sinirlerime bir uyuşukluk gelir, kapıp koyuveririm kendimi. Kapıp koyuverince de... 
"Çare bulunmaz bilirim yareme" 
Zorlamadan, ağzımın kenarından sızar bu şarkı.


Münir Nurettin söylüyor

Müzeyyen Senar'dan dinliyoruz


Sürahilerin biri dolup biri boşalıyor. Sofrada kaygılı bir durgunluk var. Konuşmuyor gibiyiz. Çiftlik sahibi birden: 
- Size bir plak dinleteyim, dedi. 
Tam sırası diye düşündüm. Kambur yerinden fırladı. Gramofonda cızırtılı bir ses: 
"Sen arzu ettin, bu ayrılık senden eserdir." 
(...) 
Plak biter bitmez adamın eli, küçük bir yarım çember çizdi. Kambur iğneyi değiştirmeden yeniden başlattı.  
"Sen arzu ettin" 
Sararmış parmakları isteksizce kadehine uzandı. 

Perihan Altındağ'ın taş plak kaydı


Hakimin karısı veremdi. Ne diye verem olmuştu sanki? (...) Biraz da kendine baksaydı. Bir deri, bir kemik. Tutturmuş kürk manto diye. Nesine yani? Ama bu şarkı... 
"Alaturka bir plak çalınmıyor mu, canım sıkılıyor", demişti bir gün. "Ne memleket. Sanatoryumun karşısında kır kahvesi var. Allahın günü "bir ihtimal daha var"ı çalar dururlar, diye sızlandı kadıncağız. Gel de deli olma. Param olsa İsviçre'ye gönderirim. İstemem mi, ama yok işte.

Münip Utandı söylüyor

Safiye Ayla'dan dinlememek olmaz


2 Haziran 2018 Cumartesi

Aklımda Kalan Her Şeyiyle Ahlat Ağacı: Bir Kaçışın Öyküsü



Nuri Bilge Ceylan'ın son filmi Ahlat Ağacı'nı, Bir Zamanlar Anadolu'da ve Kış Uykusu'nun ardından kişisel NBC listemde üçüncü sıraya yerleştirdim. (Böylece İklimler dördüncü sıraya düştü.)

Ahlat Ağacı, temelde bir kaçışın öyküsü. Entelektüel birikim sahibi olduğunu söyleyebileceğimiz, sınıf öğretmenliği mezunu Sinan'ın (Doğu Demirkol), okulunu bitirip, kültür-sanat dünyasının "taşra"sında kalan Çanakkale'den memleketi Çan'a dönüşüyle başlıyor hikâye. Yazar olmak isteyen Sinan, bu isteği, birikimi, hayata dair farkındalıkları ve "sivriliği" ile çevresinden ayrılıyor, toplumla uyumsuz bir profil çiziyor. Sinan bu yönleriyle Kış Uykusu'ndaki Aydın karakteri ile benzerlik gösteriyor.

Aydın, İstanbul'dan gelip bozkırın ortasında, Nevşehir'de yaşayan bir tiyatro sanatçısıdır. Bu bakımdan Aydın'ı Tutunamayanlar'ın sonunda İstanbul'dan gelip bozkırın ortasında bırakılan Turgut'a benzetirim. Tutunamayanlar'da, filmdeki "kötülüğe karşı koymama" diyaloglarıyla benzer satırlar da yer alır: "Her nefes alışında bu cümleyi alıp vermeli insan: kötülüğe karşı direnmeyeceksin. İlk tokadı yediği zaman insan bu gerçeği bilse... yapılan işkenceler önemini kaybeder. Önemsiz bulduğunuz için de işkence yapılmaz size: faydasız hareketlerden kaçınır insanlar." Bu mesele, Kış Uykusu'nda iki yerde geçer. Bunlardan biri kahvaltı sahnesidir. (bkz: https://www.youtube.com/watch?v=KKjQzt3gYic)

Başarısız iki yazar

Bu diyaloglar ve satırlar, Aydın ile Turgut arasındaki bağı güçlendiren deliller. Bu nedenle Aydın'ı düşünürken, bir yandan da arka planı Tutunamayanlar ve Turgut ile doldurdum hep. Sinan ise İstanbul'dan taşraya gelen Aydın'ın aksine "merkezde" hiç bulunmamış bir karakter. Ama her ikisi de üretim yapmak istedikleri entelektüel faaliyet alanında başarısızdır. Aydın, yazmak istediği "dev" tiyatro kitabını yazamaz, Sinan'ın yazıp bin bir zorlukla bastırdığı kitabı ise ilgi görmez. Aydın bir yandan kendisini Nevşehir'de bir otel işletmecisi olarak kabullenmekte zorlanırken, bir yandan da gerçeklerden kaçmaktadır aslında. Büyük bir gazetede yazı yazmayı göze alamaz. Kendi küçük dünyasında, bir yerel gazetede, küçük "iktidarını" kurmaya çalışır. Buradaki "iktidar" ya da "otorite" yalnızca "yazmaktan" kaynaklanan gücün iktidarıdır. (İngilizcede author ve author/ity kelimelerinde bu bağ şekilsel olarak daha açık görülür)

Bedel ödemeyi göze alamamak

Sinan'ın Çanakkale'de "kendi çapında ünlü" bir taşra yazarıyla diyalogu, kaçtığı şeyin ne olduğunu da söyler bize. Sinan ve yazar, edebiyat üzerine konuşurken yazarların, çevrelerinde kimsenin dikkat etmediği şeyleri görüp yorumlayan kişiler olduğundan, yazılanların insanları rahatsız edebileceğinden, bunun da bir bedeli olduğunda söz ederler. Bu sahnelerden sonra, pek dikkat çekmeyen "heykel" sahnesi, aslında filmin düğümünün çözüldüğü yerdir. Sinan, köprünün üzerinde bulunan heykellerden birine dokununca, heykelin kolunun kırık olduğunu ancak bunun dışarıdan fark edilmediğini anlar. Bu tıpkı "yazar"ın, çevresinde olup biten, herkesin genel biçimde gördüğü ama derinde yatanı fark edemediği şeyleri görünür kılmasına benzer. Sinan, bunu fark ettikten sonra ne yapacağını bilemez. Sonunda, bu farkındalığını eyleme dönüştürür. Heykele dokunarak, kırık parçayı nehre atar. Fakat bu eylemin sonucuna katlanamaz. Eyleme geçmek, yani farkında olunmayan bir şeye "dokunmak" (burada somut olarak heykele dokunmak) toplumda tepkiye yol açar. Durumdan haberdar edilen polisi gören Sinan kaçmaya başlar. Bu nokta, aslında Sinan'ın yazar olamayacağını sembolik olarak anladığımız noktadır. Sinan, toplumu rahatsız etmenin bedelini ödemeyi göze alabilecek biri değildir. Bu nedenle "kaçmayı" tercih eder. Kaçmak ve doğaya, insanlardan olabildiğince uzak bir noktaya, babasının da insanlardan uzak kalmak için inşa ettiğini sonrada anladığı kulübeye sığınmak...

Sinan, at yarışı oynayıp ailesini maddi olarak zor durumda bırakan ve toplumun gözündeki itibarını da yitiren babasına kızmaktadır. Sinan'ın babası İdris'in (Murat Cemcir) film boyunca tüm uyarılara ve başlarına gelenlere rağmen gerçekten at yarışı oynamaya devam edip etmediği açıktan gösterilmiyor. Fakat İdris'in sanılanın aksine gerçekte sözünde durduğunu düşünmemizi gerektirecek pek çok işaret var. Yine de kaybedilmiş güven ve itibarı izleyicinin gözünde de kazanmak kolay değil. Aslında Sinan, sevmediğini zannettiği babasıyla aynı kaderi, aynı özellikleri paylaşmaktadır. Kendi deyimiyle "insanları sevmeyen" Sinan, babasının köye "kaçışının" da kendi kaçışıyla paralel olduğunu çok geç fark eder. Mesela İdris'i ganyan bayiinde gören Sinan'ın babasına orada bulunduğu için kızdığı sahneyi sonradan anlamlandırdığımızda İdris'in oraya aslında at yarışı oynamak için değil, tıpkı Sinan gibi insanlardan kaçmak için gittiğini söyleyebiliriz. Zira bu sahnede ganyan bayiinde hiç kimsenin olmamasına özel bir vurgu vardır. İdris'in, Sinan'ın kişisel izler taşıyan kitabını okuyan ve anlayan tek kişi olması da aralarındaki benzerliği gösteren sahnelerden biri. Her ikisi de aralarındaki benzerliği, filmin en "Nuri Bilge Ceylan kısmı" olan son bölümünde fark eder.

Sinan ve İdris arasındaki benzerlikler, bu sahnede çözülür.

Uzun ve kitabî cümleler

Filmdeki "uzun ve kitabî" cümlelerin işlevini tam olarak anlamlandırabilmiş değilim. Karakterlerin, yazar olması da ya da bu konuda hevesli olması, roman ya da makale cümleleriyle konuşmalarını meşrulaştırır mı? Bir kısmını evet. Ama durum o kadar abartılı bir hâl alıyor ki bir noktadan sonra bunun ironi olarak yapıldığını düşünmeden edemedim. Filmin, en çok güldüğüm Nuri Bilge Ceylan filmi olması, bu alaycılığı mümkün kılıyor. Yine de özellikle Sinan'ın, ironik bir tonun hissedilmediği sahnelerde de sürekli olarak günlük konuşmalarda geçmesi beklenmeyecek cümleler kurması, kulağı fazlasıyla tırmalıyor.

Bu konuda Sinan'ın annesi Asuman'ın (Bennu Yıldırımlar) diyalogları da Asuman karakterinin sınırlarını zorluyor. Eşinden daha az eğitim alan ve Sinan'ın "cahil" dediği, oğlunun kitabını bile okumayan Asuman'ın, eşine göre çok daha düzgün ve kendisinden beklenmeyecek derecede "yüksek" laflar etmesi, karakterin gerçekliğini zedeliyor.

İdris'in film içinde değişen "ağzı" ve konuşma biçimi de benzer bir hata hissi uyandırıyor. Çok az hissedilen bir Çanakkale ağzı konuştuğunu duyduğum İdris, özellikle filmin son sahnesinde Murat Cemcir'in klasik Orta Anadolu ağzıyla konuşuyor. O sahneye kadar kendisinden asla beklemeyeceğimiz beylik laflar etmeye başlıyor. Bu farklılaşma için karakterin dönüşümü demek zor. Evet, İdris emekliliğinden sonra kendisine yeni bir hayat kurmuştur ancak bu karakterin konuşma biçimini değiştirecek bir güç değil.

Filmde göze çarpan sorunlardan biri de yaş meselesi. Sinan'ın anne ve babasıyla arasındaki yaş farkı, en azından "görüntüde" sorun yaratıyor. Şahsen ben, aralarındaki akrabalık ilişkisinin ne olduğunu kesin olarak ancak diyaloga döküldüğünde anlayabildim. Oyuncular arasındaki yaş farkı İdris ve Sinan'ın, baba-oğul değil ağabey-kardeş gibi algılanmasına neden olabiliyor.

İşlevsiz bölümler

Sinemada ya da edebiyatta, bir metnin illa "bütün" olması; her sahnenin mutlaka diğer sahnelerle bağlantılı bir anlam taşıması gerektiğine inanmıyorum. Ancak elbette karakterin kurulması da dahil "hiçbir işe yaramayan" bölümlerin, hem sinema hem edebiyatta, ahengi bozduğu da açıktır. Ahengin bozulması da metinde bir işleve sahip olabilir. Bu durumda oldukça yerinde bir hamle olarak kabul edilmelidir. Ama Ahlat Ağacı'nda işlevsiz bazı bölümler olduğunu düşünüyorum. Bunların en uzunu, şüphesiz iki imam ile Sinan'ın dinî konular üzerinde yürüttükleri tartışma. Bu tartışmaların bir kısmı, filmle bağlantılı ancak bu bağlantı için söz konusu tartışmanın uzatılması gereksiz görünüyor.

Sinan ve iki köy imamı, din üzerine uzun uzun tartışır.
Aynı biçimde Sinan'ın Hatice ile diyalogları, hatta Hatice'nin filmdeki varlığı da filmin aksayan yönlerinden biri. Hatice ve Sinan arasındaki diyaloglarda, filmin geneline ilişkin söylemler var. Okumak zorunda olup olmamak, büyükşehirde yaşam, kaçıp kendini kurtarmak gibi meseleler, filmle doğrudan ilişkili. Ama bu meseleyi tartışmak için senaryoya bir karakter eklemeyi gereksiz buldum. Bu tartışma, mevcut karakterler arasında yürütülebilirdi. Hatice'nin istemediği biriye evlendirilmesi, Sinan ve annesi arasındaki diyaloglarla bağlantılı hale getiriliyor ama o diyaloglar varken Hatice'nin olmaması da bir eksiklik yaratmazdı. Yine Sinan'ın, Hatice'nin eski sevgilisinden dayak yemesi de filmde başka biçimde formüle edilebilirdi. Hayat karşısında bir "kaybeden" olan anti-kahramanımızın filmin bir noktasında dayak yemesi gerektiği klasik bir kural gibi duruyor. Ancak bunun için de yine Hatice karakteri etrafında hikâyeyi genişletmek hikâye ekonomisine uymuyor.

Benzer biçimde Sinan'ın askere gittiğini anlamamız için de bir operasyon sahnesi görmemiz gerekmezdi.

Hızlı kamera hareketleri

Filmdeki bazı kamera hareketlerini de "tuhaf" bulduğumu söylemek istiyorum. Dairesel kaydırmayı ya da Hatice ve Sinan konuşurken zoom mu, vertigo mu, tracking mi olduğunu anlamakta zorlandığım hızlı kamera hareketlerini, daha önce Nuri Bilge Ceylan filmlerinde gördüğümü hatırlamıyorum. Üstelik Hatice ve Sinan'ın konuştuğu sahnede, kamera hareketleri sahnenin içeriğine göre fazla iddialı duruyor ve içerikle uyumsuz biçimde adeta akışı kesiyor. Eğer izlediğim sinemadan kaynaklanan teknik bir hata değilse, Sinan ve babasının sınıftaki sahnesinde de kısa bir an "kurguda" kurtarılmaya çalışılmış. İdris'in Sinan'a baktığı anı kısa bulan yönetmen, söz konusu kareyi yavaşlatmış gibi görünüyor.

Bahsettiğim olumsuz eleştirilerin, filmin bütününü karartmasını istemem. Baba ve oğulun kaçışı ve farkında olmadıkları benzerlikleri, aile arasındaki güvene bağlı gerilimler, taşranın eğitimden ve kültürden beklentisi ile entelektüel bilincin beklentileri arasındaki çelişki, canlı biçimde işlenmiş. Ahlat metaforunun biraz daha gizlenmesi ise izleyicinin keşif duygusunu artırabilirdi.  







8 Nisan 2018 Pazar

Popüler Bilim Dosyası


Dev bir bilgi çöplüğüne dönüşen internette, doğru bilgiler, bilimsel gerçekler için emek harcayanlar da var. Yalanların kopyala-yapıştır kolaylığı ile bir anda on binlerce kişiye ulaşabildiği sanal alemde, sayıları her gün artan popüler bilim platformları da "sözdebilim"le, şehir efsaneleriyle, daha fazla "tık" almak için yapılan çarpıtmalarla mücadele ediyor, görsel ve işitsel içerikler oluşturuyor. Komplo teorileri, sözdebilim açıklamaları artarken, onlar da boş durmuyor, bilimsel doğruları, herkesin anlayabileceği bir dille anlatıyorlar. Genç bilim insanları, bilim yazarları, üniversite öğrencileri,  popüler bilim platformları için gönüllü olarak çalışıyor. Kendi web siteleri, Youtube kanalları ya da diğer sosyal medya araçları üzerinden yüz binlerce kişiye ulaşan Bilimfili, Evrim Ağacı, Açık Bilim ve Yalansavar, bu platformların en bilinenlerinden. Yükselen bir ilgiyle takip edilen popüler bilim platformlarını, kurucularıyla konuştuk.



21 Aralık 2017 Perşembe

Edebiyat Ne İşe Yarar?


Yazar Aslı Tohumcu'nun Bavul dergisinde kadına yönelik şiddet ve cinsel tacizle ilgili olarak yazdığı "Sen de yaptın, sen de!" başlıklı metni, önceki akşam sosyal medyada büyük tartışmalara neden oldu. Metnin, tacizi meşrulaştırdığı, kullandığı üslupla "özendirici" olduğuna dair yorumlar yapıldı. 

Yazıda, daha önce tacize uğrayan kadınların, yaşadıklarını Twitter'da anlatmasından yola çıkılarak bu kez olaylar, çocukları ve kadınları taciz eden kişilerin dilinden anlatılıyor. Yazıya tepki gösterenler, bu metnin "pornografik" olduğuunu ve yayımlanmaması gerektiğini belirtiyor. Yani tartışma, "sansür" etrafında dönüyor. Tohumcu'nun savunması ise şöyle: "Bavul'daki çocuk da kadınlar da benim. Tacizcilerim, birazını okuduğunuz bu yazıdaki umursamazlıkla yaşayıp gidiyorlar siz bana küfrederken."

'Şok' etkisi

12 Kasım 2017 Pazar

239 Kayıp Roman Bulundu

Gazetelerde her gün bir bölümü yayımlanan ‘tefrika romanlar’, bir zamanların dizi filmleri gibi takip ediliyor, ‘sezon finalleri’ gazetelerin abone yenileme dönemine denk getirilerek okuyucu kazanılıyordu. Bu romanlardan yarım kalanı da var, ‘reytingi yüksek’ olduğu için 156 bölüm devam edeni de... Bir dönemin bu popüler tefrikalarının çoğu, Kitaplaşmadan unutulup gitti. Gazete sayfalarında, arşivlerin tozlu raflarında kalmış, edebiyat tarihinde adı hiç geçmeyen bu romanlar Özyeğin Üniversitesi’nin TÜBİTAK destekli projesi sayesinde şimdi yeniden canlanıyor, okuyucu ile buluşuyor. Proje kapsamında edebiyat tarihinde adına rastlanmayan 239 yeni roman bulundu.

http://www.milliyet.com.tr/tefrika-romanlar-geri-donuyor-gundem-2553486/

 

1 Temmuz 2017 Cumartesi

Türk Filmleri Listem

Bu liste, en iyi bilmem kaç Türk filmi listesi değil. Beğendiğim, üzerinde düşündüğüm, hakkında bir şeyler söylemek istediğim filmler çoğunlukta. Aslında sadece beğendiklerimi almayı düşünüyordum ancak bu tür listelerde yer alan, sinema tarihinde kendine bir yer bulmuş beğenmediğim bazı filmlere de değinmek istedim. Listenin tamamında bir sıra gözetmedim. Yönetmenine, çekildiği zamana ve konusuna göre gruplandırmalar yaptım. 

Bir Zamanlar Anadolu'da (2011)





Tartışmasız en sevdiğim Türk filmi. Küçük iktidar ilişkilerini bir taşra hikâyesi üzerinden müthiş detaylarla anlatıyor. Kaç defa izlediğimi hatırlamayacak kadar çok izledim. Bilhassa Ercan Kesal'ın doğallık konusunda çığır açtığı muhtar sahnesini... Ceylan'ın diyalog konusunda son derece cimri olan filmlerinden sonra ezberlenen diyaloglarıyla da hafızalarda yer etti.  Nuri Bilge Ceylan denilince akla zaten ilk olarak görsellik geldiği için hatırlatmama bile gerek yok ama ona da böylece değinmiş oldum.