19 Temmuz 2021 Pazartesi

Tammuz'un İsmi 'Temmuz'da Yaşıyor

Beslenmek, tarih boyunca insanoğlunun en önemli mücadelelerinden biri olmuştur. Toprak ve su ise bu mücadelede hayatî öğeler olarak öne çıkar. Bu nedenle hayatta kalmak için en temel gereksinimler olan toprak, su ve bunlara bağlı olarak yetişen bitkiler ile bu döngünün bir diğer önemli parçası hayvanlara kutsallık atfedilmiştir. Tabiatın, mevsimlere göre değişen durumuna da yanıt arayan insanoğlu, merakını mitolojik hikâyelerle gidermeye çalışmıştır.

Mevsimlerin döngüsü

Kış mevsimi boyunca uyuyan doğa, ilkbaharla yeniden canlanır. Toprak uyanır, sular çoğalır, yaşam tekrar başlar. Ardından olgunlaşan bitkiler yaz ve sonbahar aylarında hasat edilir, kışla birlikte ise yaşam yine yavaş yavaş derin bir uykuya dalar. Bu döngü, Carl Gustav Jung'un, sayısız kuşak tarafından deneyimlenen yaşantıların bir sonucu olarak ortaya çıktığını ve nesilden nesle aktarıldığını söylediği arketiplerin yani "kültürel yapıtaşları"nın en önemli temsilcisi olan mitolojide sıklıkla gördüğümüz anlatılardan biridir. Bu anlatılarda, doğanın sonsuz döngüsü, bir tanrı ya da tanrıçanın yer altına inişi ve sonra tekrar dünyaya dönüşü ile temsil edilir. Bu nedenle eski toplumlarda bereketle, hasatla ilişkilendirilen tanrı ya da tanrıçalar yer altına indiklerinde tohumların yeşermediği, otların büyümediği verimsiz bir dönemin başladığına, yeryüzüne döndüklerinde ise doğanın canlandığına inanılır.

Yer altına inmek

Mezopotamya topraklarında "çoban tanrısı" olarak anılan, Sümerlerdeki adıyla Dumuzi, Akadca şekliyle Tammuz'a dair mitler, mevsimlerin döngüsü ve bereketle ilgili en bilinen hikâyelerdendir. Anlatıya göre Gökyüzünün Kraliçesi Tanrıça İnanna (Akad mitolojisinde İştar), göklerden yer altına inmeye, iktidarını oraya da taşımaya karar verir. Yer altının, ölüler dünyasının hâkimi ise İnanna'nın ablası Ölüm Tanrıçası Ereşkigal'dir. Ölüler diyarının yedi kapısından geçen İnanna, her kapıda elbise ve takılarının bir kısmını kaybeder. Böylece Ereşkigal'in huzuruna çıktığında bütün gücünü de yitirmiştir. Burada öldürülen İnanna, Bilgelik Tanrısı Enki tarafından yeniden canlandırılır. Ancak yer altından çıkmak için yerine bir başkasını göndermesi gerekmektedir. Bu şartla yeryüzüne dönen İnanna, eşi Dumuzi'yi tören kıyafetleri ile tahtında otururken görür ve kendi başına gelen felakete rağmen Dumuzi'nin bu halde olmasına çok sinirlenir. Bu yüzden yer altına Dumuzi'yi gönderir. Fakat Dumuzi'nin de yılın yarısını yeryüzünde, yarısını yer altında geçirmesine karar verilir. Dumuzi yeryüzüne çıktığında onun yerine kız kardeşi Geştinanna yer altında kalacaktır.

Dumuzi, namıdiğer Tammuz sonbaharda yer altına iner, kışı da orada geçirdikten sonra baharda yeryüzüne çıkıp doğanın canlanmasını, hayvanların çoğalmasını, tohumların filizlenmesini sağlar.

Mısır'da Osiris, Batı'da Kybele-Attis, Demeter-Persefon ve Afrodit-Adonis mitleri de İnanna-Dumuzi/İştar-Tammuz mitiyle benzerlikler gösterir; bereketi, mevsimlerin döngüsünü, yeniden dirilişi anlatır.

Bugüne yansımaları

Tammuz, kültürün öylesine güçlü bir öğesi olmuştur ki -yıl içindeki sıralaması geçmişte kullanılan farklı takvimlere göre değişiklik gösterse de- bugün bile dilimizde "temmuz" ayı ile varlığını sürdürüyor. Temmuzun, halk ağzındaki karşılığı olan "orak ayı" da bu ayın bereket ve hasatla ilişkisini gösteren en güzel ifadelerden biri. Bunun yanı sıra "Damızlık" sözcüğünün de Dumuzi'den türediği yönünde görüşler var.


 Milliyet Arkeoloji dergisinin 4. sayısından...

 


 

 

 


23 Haziran 2021 Çarşamba

Mozololerin Atası

Karia bölgesinin yöneticisi Mauosolos'un çağlar boyunca hatırlanmak için  yaptırdığı görkemli anıt mezar yıkılsa da ismi, bu mezar sayesinde günümüze dek ulaştı. "Bodrum Mozolesi" olarak da bilinen "Mausoleion", bugün anıt mezar anlamında kullandığımız "mozole" sözcüğünün de kökenini oluşturuyor.  (Milliyet Arkeoloji'nin 3. sayısından)





24 Mayıs 2021 Pazartesi

Öncü Bir Entelektüel: Osman Hamdi Bey

Milliyet Arkeoloji'nin 2. sayısında yayımlanan yazım: Öncü bir entelektüel Osman Hamdi Bey.

❝Roller değişmiştir: Yıllarını eski taşlardan bir tarih çıkarmaya adayan Osman Hamdi Bey'in mezarındaki Selçuklu şahideleri, onun ismini geleceğe taşımakta, varlığına şahitlik etmektedir.❞


8 Mart 2021 Pazartesi

Ah Gözel İstanbul: Kimsenin ve Hepimizin


(İlgili podcast yayınını dinlemek için: Masa Üstü 14. Bölüm)

Zeynep Dadak'ın Ah Gözel İstanbul belgeseli, MUBİ'de gösterimde. Belgesel, 17. yüzyılda İstanbul'da yaşayan şair ve tarihçi Eremya Çelebi Kömürciyan'ın yazdığı seyahatnameyi takip ederek izleyiciyi İstanbul'un tarihi katmanlarında bir geziye çıkartıyor. Bu katmanları anlatmak için anlatım da katmanlandırılarak, biçim ve içeriğin birbirini tamamlaması sağlanmış. 350 yıl önce yazılmış metin bugüne ait İstanbul görüntüleriyle "kaplanıyor". Böylece yüzlerce yıl indimac ediyor, birbiri içinde dürülüp sarılıyor. Hem Eremya Çelebi'nin metnindeki tarihi referanslar, hem de belgeselde konuşanların anlattıklarıyla bu birbiri içine geçmiş tarih, 350 yılla sınırlı kalmıyor çok daha gerilere, İskender'in İstanbul Boğazı'nı açtırmasıyla Karadeniz'in Akdeniz'e karıştığı güne dek uzanıyor. 

25 Şubat 2021 Perşembe

Hasan Âli Yücel: Hem Aydınlanmacı Hem Dindar

Hümanist, milliyetçi, dindar, "komünistlerin hamisi", antikomünist, "Mevlanacı", aydınlanmacı... Eski Milli Eğitim bakanlarından, Köy Enstitüleri'nin mimarlarından Hasan Âli Yücel'le ilişkilendirilen bazı sıfatlar bunlar. Peki gerçekte Yücel nasıl biriydi, birbiriyle çatışan bu sıfatları nasıl taşıyordu? Bu soruların cevaplarını kapsamlı bir Hasan Âli Yücel biyografisi hazırlayan Tanıl Bora ile birlikte aradık. 

https://www.milliyet.com.tr/kultur-sanat/milli-ile-evrenseli-sentezleyen-aydin-6441174




1 Şubat 2021 Pazartesi

Ağca'ya uzanan "kayıp" hikâyesi



Abdi İpekçi'nin katili Mehmet Ali Ağca'nın ismi, yalnızca Papa II. John Paul'e yönelik suikast ile birlikte anılmıyor. Ağca, bir Vatikan çalışanının kızının 1983 yılında kaybolmasına ilişkin iddialarla da hatırlanıyor. Kayıp kız Emanuela Orlandi ile ilgili olarak 2019'da Vatikan'da iki mezar açıldığında kızın, Ağca'nın serbest kalmasını sağlamak için kaçırıldığı iddiaları yeniden gündeme geldi.

Milliyet Gazetesi Genel Yayın Yönetmeni Abdi İpekçi, 1 Şubat 1979'da Mehmet Ali Ağca tarafından düzenlenen suikast ile öldürüldü. Ağca, cinayetten yaklaşık beş ay sonra, 24 Haziran 1979'da yakalandı. Ancak beş ay sonra cezaevinden firar etti. Firarla ilgili tartışmalar sürerken Ağca, Milliyet'e bir mektup gönderdi. Ağca, Milliyet'in 27 Kasım 1979 tarihli baskısında yayımlanan mektupta Papa'yı öldürmek için kaçtığını yazıyordu. 

Papa'ya suikast girişimi

Katolik Kilisesi'nin lideri Papa II. John Paul, 28 Kasım'da Türkiye'ye gelecekti. Ağca mektubunda "Türkiye'nin kardeş İslam ülkeleri ile Ortadoğu'da yeni bir siyasi, askeri ve ekonomik güç oluşturmasından korkan batılı emperyalistler, hassas bir dönemde dini lider maskeli Haçlı kumandanı John Paul'ü acele Türkiye'ye gönderiyorlar. Bu zamansız ve anlamsız ziyaret iptal edilmezse Papa'yı kesinlikle vuracağım. Cezaevinden kaçmamın tek nedeni budur" diyordu. Ancak bu suikast girişimi, mektuptan iki yıl sonra gerçekleşecekti. Ağca, 3 Mayıs 1981'de Vatikan'ın San Pietro Meydanı'nda Papa'ya suikast girişiminde bulundu. Papa'nın yaralı olarak kurtulduğu bu saldırının ardından Ağca, İtalya'da tutuklandı.  

Orlandi kayboldu

Suikast girişiminden iki yıl sonra, 22 Haziran 1983'te bir Vatikan çalışanının kızı, 15 yaşındaki Emanuela Orlandi, Roma'da gittiği müzik dersinden dönerken kayboldu. Orlandi'nin kaybolmasıyla ilgili iddialardan biri Ağca'ya kadar uzandı. Ağca, suikast girişimi sonrası serbest bırakılmasını sağlamak için Orlandi'nin rehin alındığını iddia etmişti. Hatta daha sonraki yıllarda genç kızın, Türkiye'de olduğu bile öne sürüldü. 

Türkiye'de yaşıyor iddiası

Alman Bild gazetesinde 2000 yılında yayımlanan iddiaya göre Orlandi bir süre Paris'te yaşadıktan sonra Türkiye'ye götürülmüştü. Orlandi'nin yetişkin bir kadın olarak tarikat yaşamı sürdüğü öne sürülüyordu. Papa suikastında kullanılan silahı Ağca'ya verdiği öne sürülen Ömer Bağcı'nın, bir dönem Orlandi ile Denizli'de birlikte yaşadığı iddia ediliyordu. Bağcı iddialarla ilgili sorulara "O olay kapandı. Aradan 20 yıl geçti" yanıtını verdi.

2 prensesin mezarı

Orlandi'nin kaybolması ve bu olayda Ağca'nın rolüyle ilgili iddialar 2019 yılında yeniden gündeme geldi. Orlandi'nin kaybolmasından 36 yıl sonra Orlandi ailesine bir mektup gönderildi. Mektupta Orlandi'nin cesedinin, Vatikan'daki Cermen Mezarlığı'nda, elinde "huzur içinde yat" yazılı bir kitap tutan melek figürünün bulunduğu yerde olabileceği söyleniyordu. Bunun üzerine mezarlıktaki iki prensesin mezarları açılmasına karar verildi.

Bir iz bulunamadı

1836'da ölen Prenses Sophie von Hohenlohe ve 1840'ta Prenses Prenses Carlotta Federica di Mecklemburgo'nun mezarları açıldı. Ancak mezarlarda Orlandi'den hiçbir iz olmadığı gibi prenseslerin kemikleri de yoktu. Ayrıca Prenses Sophie'nin mezarının 12 metrekarelik boş bir odaya açıldığı anlaşıldı. 

Uluslararası medya kuruluşları, mezarların açılmasının ardından Ağca ile ilgili iddiaları yeniden gündeme getirdi. Haberlerde Orlandi'nin kaybolmasının ardından, genç kızın Papa'ya suikast girişiminde bulunan Ağca'nın serbest kalmasını sağlamak için kaçırıldığı iddialarının gündeme geldiği hatırlatıldı. 

Orlandi ile ilgili bir diğer iddia ise mafya lideri Enrico De Pedis tarafından öldürüldüğü şeklindeydi. Bu nedenle daha önce De Pedis'in mezarı da açılmış ama bir kanıta rastlanmamıştı.

27 Kasım 2020 Cuma

Erol Köroğlu ile Harf Devrimi'ni Konuştuk

Latin alfabesine geçişin Osmanlı'da da 1850'lerden itibaren tartışıldığını belirten Erol Köroğlu, Harf Devrimi'nin eğitimi kolaylaştırmak kadar sekülerleşmede de işlevsel bir rol oynadığını belirtiyor.

Harf Devrimi'nden hemen önce yayımlanmaya başlayan Köroğlu gazetesini inceleyen Köroğlu, bu gazetenin dilini ve içeriğini günümüzün "sosyal medyası"na benzettiğini belirterek, gazetenin yeni harfleri okurlarına öğretmek için kampanyalar yaptığını, promosyonlar verdiğini anlattı.  

Röportajın ses kaydını dinlemek için: https://link.tospotify.com/pNOBvHZh3ab




28 Haziran 2020 Pazar

Asırlar Ötesinden Bir Kadın Hikâyesi

İstanbul'da 2 asır önce popüler bir hikâyeyi okuyanlar, kitaba ne tür notlar düşmüş olabilir? 250 yıl önce yazıya geçirilen, elden ele dolaşan sıradışı bir kadın hikâyesini, Afife Hanım Sergüzeşti'ni konuştuk. 

Dr. Öğretim Üyesi Nagihan Gür, yeni yayımlanan "Hikâyenin Hikâyesi" kitabıyla 1778'de yazıya geçirilmiş ilginç bir Osmanlı hikâyesini gün yüzüne çıkardı. Baş karakterinin olumlu özellikler taşıyan bir kadın olması nedeniyle dönemindeki diğer hikâyelerden ayrılan "Afife Hanım Sergüzeşti"nin bir diğer ilgi çekici yanı ise yüzyıllar önce okuyanların metne düştükleri notlar... Hikâyelerin sesli olarak biri tarafından kahvehanelerde, hamamda, evlerde, çeşitli meclislerde okunduğu dönemde metne düşülen notlarda hikâyenin kim tarafından, ne zaman, nerede okunduğuna ilişkin bilgiler ve hikaye hakkında yorumlar bulunuyor. Yüzyıllar öncesinin okurları, karşımızda sadece bu notlarla da çıkmıyor. Hikâyeyi okuyanlar, karakterleri hayallerinde canlandırarak sayfaların kenarlarına basit görseller de çizmiş.
Bir kadının kendisine kurulan tuzaklardan, zorluklardan, tacizlerden kurtularak intikam almasını konu edinen "Afife Hanım Sergüzeşti"ni, metni günümüze taşıyan Nagihan Gür'le konuştuk.

https://www.milliyet.com.tr/gundem/asirlar-otesinden-bir-kadin-hikayesi-6245958


 Dinlemek için:
https://open.spotify.com/episode/1ulYDzLJdTixIfpxAiLigT?si=clOyT87uRveSMbUMDqyXIA



12 Haziran 2020 Cuma

Floyd'un Kökleri




ABD'de Kaliforniya Üniversitesi'nde doktora çalışmalarını sürdüren Beyzanur Han Tunçez, azınlıkların siyasi davranışları ve ırkçılık üzerine araştırmalar yapıyor, bu konu üzerine dersler veriyor. ABD'de siyahi George Floyd'un polis tarafından öldürülmesiyle başlayan olaylar üzerine Tunçez ile ABD'de ırkçılığın tarihini ve bugününü konuştuk. Tunçez, "Köleliğin hep geçmişte kaldığı söyleniyor ama 400 yıllık bir pratiğin bugünü etkilememesi çok absürt" diyerek, gizli ırkçılığın devam ettiğini vurguluyor.









1. Bölüm:  Yazı

Dinlemek için:





12 Mayıs 2020 Salı

Feyzioğlu'nun Güven Partisi


CHP'de 1960'ların ortalarında başlayan "ortanın solu" tartışmasında Turhan Feyzioğlu, partinin "sola kayması"na karşı çıkan isimlerin başında yer alıyordu. Feyzioğlu'nun da aralarında bulunduğu "8'ler", 1967'de Parti Meclisi'nin bildirisini eleştiren bir bildiri yayımladı. Yaşanan tartışmaların sonunda CHP'nin 1967'deki olağanüstü kurultayından "ortanın solu" güçlenerek çıkınca Feyzioğlu liderliğindeki grup istifa etti. 12 Mayıs 1967'de Feyzioğlu'nun genel başkanı olduğu Güven Partisi kuruldu.

Prof. Dr. Turhan Feyzioğlu, İstanbul Üniversitesi Siyasal Bilgiler Fakültesi'ndeki dekanlık görevini yürütürken iktidardaki Demokrat Parti'yi eleştiren yazılar kaleme alıyor, konuşmalar yapıyordu. 1957 yılında baskılar sonucunda üniversiteden ayrılıp CHP'den siyasete girdi. Milletvekili olan Feyzioğlu, kısa sürede CHP'nin önemli simalarından biri haline geldi. 27 Mayıs 1960 askeri darbesinin ardından kuruluşu yeni tamamlanan Ortadoğu Teknik Üniversitesi'nin ilk rektörü oldu. Ancak bu görevi kısa sürdü. Önce yeniden demokrasiye geçiş döneminde Kurucu Meclis'te görev yaptı, ardından bir süre Milli Eğitim Bakanlığı görevini yürüttü. 

Parti içi muhalefet

1961 seçimleriyle birlikte yeniden CHP'den milletvekili olan Feyzioğlu, bu dönemde de bakanlık yaptı. Ancak bu dönemde CHP lideri İsmet İnönü ile koalisyon hükümetlerinin kurulması konusunda bazı anlaşmazlıklar da yaşadı. İnönü, 60'ların başından itibaren CHP'nin çizgisini "ortanın solu" olarak tarif ederken Feyzioğlu da bu görüşü destekliyordu. Ancak "ortanın solu" fikri netleşmeye, Bülent Ecevit liderliğindeki bir grup partiyi "daha sol" bir çizgiye çekmeye başlayınca Feyzioğlu, bu fikri savunanların karşısına geçti. 1965 seçimlerinde CHP'nin başarısız olmasının ardındansa parti içi muhalefete hız verdi. 

"Ortanın solu"nun zaferi

Ağustos 1966'da toplanan Parti Meclisi'ne de "ortanın solu" tartışması damgasını vurdu. Parti Meclisi'nin yayımladığı bildiride "CHP'nin, programı ile ortanın solunda bir parti tabiatında olduğu üzerinde bir anlaşmazlık yoktur" denilirken Feyzioğlu bu ifadeye karşı çıkıyordu. 18 Ekim 1966'da gerçekleştirilen kurultayda "ortanın solu"nun ateşli savunucusu Ecevit, CHP Genel Sekreteri seçilerek partide İnönü'nün ardından "ikinci adam" konumuna geldi. Bu "ortanın solu"nun zaferiydi. 

8'lerin bildirisi

1966 sonunda toplanan Parti Meclisi'nde de sert tartışmalar yaşandı. Grup Başkanvekili Feyzioğlu, "ortanın solu"nu ve Genel Sekreter Ecevit'i eleştirerek partinin "aşırı sol"a kaydığını savunuyordu. Parti Meclisi ise 1 Ocak 1967'de yayımladığı bildiride Genel Sekreter ve Merkez Yönetim Kurulu'nun faaliyetlerinin takdirle karşılandığını kaydetti. Aralarında Feyzioğlu'nun da bulunduğu muhalif 8 CHP'li ise bir gün sonra bir bildiri yayımladı. Bildiride CHP'nin temelinde "hurafecilik, Marksizm, sınıf kavgası ve sosyalizm" olmadığı savunuluyor "CHP'nin ortanın solunda olmasından onun bir sosyalist parti olduğu veya olacağı anlamını çıkaran sol akımlar CHP'nin dışındadır" deniliyordu. Bildiriye imza atan Parti Meclisi üyeleri, Türkiye siyasi tarihine "8'ler" olarak geçti. 

İstifa ettiler

Bu tartışmaların sonunda CHP, Nisan 1967'de olağanüstü kurultayı topladı. Bu kurultaydan "ortanın solu" ve Ecevit güçlenerek çıktı. Feyzioğlu ve arkadaşlarının ihracının önü de açıldı. 29 Nisan'da kurultay tamamlandı, bir gün sonra da "8'ler" ve onları destekleyenler CHP'den istifa etti. 8'lerle birlikte ilk etapta 40 milletvekili ve senatör de partiden ayrıldı. Feyzioğlu "Ölçüsüz sola kayış istifa için yeter sebeptir" diyordu. CHP lideri İnönü ise istifaları "mükemmel" olarak nitelendiriyordu. İnönü, partinin artık daha rahat ve ahenkli çalışacağını söylüyordu.

Yeni parti kuruldu

CHP'den istifa edenler, 12 Mayıs'ta Feyzioğlu'nun liderliğinde yeni bir parti kurdu. Yeni partinin adı Güven Partisi'ydi. Sloganı ise; "İçte güven, dışta güven, Güven Partisi'ne güven"... Partinin ismine "milliyetçi" kelimesinin de eklenmesi tartışılmış ama kabul edilmemişti. Ancak parti programında "partinin bir sınıf ve zümre partisi değil, her yurttaşa açık bir 'milli parti' olduğu" vurgulanıyordu.

12 Mart 1971 muhtırasının ardından "geçiş döneminde" başbakanlık yapacak olan Ferit Melen de Güven Partisi'nin kurucuları arasındaydı.

İsim değiştirdi

Güven Partisi, girdiği ilk seçim olan 1969 seçimlerinde yüzde 6.5 oy ve 15 milletvekili ile Adalet Partisi ve CHP'nin ardından Meclis'teki üçüncü büyük parti oldu. 1971'de adını Milli Güven Partisi olarak değiştirdi. 1973'te Cumhuriyetçi Parti ile birleşince Cumhuriyetçi Güven Partisi (CGP) adını aldı. CGP, 1972'de Ecevit'in CHP Genel Başkanı olmasının ardından CHP'den istifa edenlerin toplandığı adres oldu.

Koalisyonlara katıldı

CGP, 1973'te yüzde 5.2, 1977'de yüzde 1.8 oy aldı. 1975'te Adalet Partisi, Milliyetçi Hareket Partisi ve Milli Selamet Partisi ile birlikte "1. Milliyetçi Cephe" hükümetinde yer aldı. 1977 seçimlerinde Meclis'e yalnızca üç milletvekili ile girebildi. 1978'de CGP, Demokratik Parti ile birlikte CHP lideri Ecevit'in başbakanlığında kurulan hükümetin ortağı oldu. 
Feyzioğlu'nun yıllar önce CHP'yi "sola kaydırmakla" suçladığı Ecevit başbakan; Feyzioğlu da başbakan yardımcısıydı. CGP, 12 Eylül 1980 darbesinin ardından tüm partiler gibi kapatıldı.

12 Eylül sonrası başbakan olacaktı

Turhan Feyzioğlu, 12 Eylül darbesini olumlu karşıladı. Feyzioğlu'na göre "12 Eylül, sağlıklı işleyen bir demokrasiyi sona erdirmek için değil tam aksine terörü ve işlemez hale gelen demokrasiyi yeniden işlerliğe kavuşturmak amacıyla" yapılmıştı. 12 Eylül'ü gerçekleştiren askerler de Feyzioğlu'nu darbe sonrası kurulacak hükümetin başbakanı olarak düşünüyordu. Feyzioğlu da bu teklifi kabul etti. Bakanların belirlenmesi konusunda son ana kadar çalışmalar yürüttü. Ancak Feyzioğlu'nun başbakan olarak görevlendirilmesinden son dakikada vazgeçildi. Yerine 12 Eylül'den bir ay önce emekli olan Deniz Kuvvetleri Komutanı Bülend Ulusu, başbakanlığa getirildi. 




9 Mayıs 2020 Cumartesi

Meclis'i Yöneten İlk Kadın: Nermin Neftçi



Yazının podcast kaydını dinlemek için TIKLAYIN



Muş Milletvekili Nermin Neftçi, 9 Mayıs 1973'te Meclis Başkanvekilliği'ne seçilen ilk kadın oldu. Meclis, ilk kez 17 Mayıs 1973'te bir kadın tarafından yönetildi. Daha sonra bakanlık da yapan Neftçi'nin ardından yeniden kadın başkanvekili seçilmesi için tam 34 yıl beklemek gerekecekti. 

Türkiye'de 1965 seçimlerinde "milli bakiye" sistemi uygulandı. Bu sistemle seçim bölgelerinde oy sayılarına göre milletvekili dağıtımı yapıldıktan sonra geriye kalan ve milletvekili çıkarmaya yetmeyen artık oylar ülke genelinde her parti için toplanıyordu. Bu oylar üzerinden de ayrıca milletvekili dağıtımı yapılıyordu. Türkiye genelinde az oy alan partilerin de milletvekili çıkarmasını sağlayan bu sistem, aynı zamanda Türk siyasi tarihine geçecek birinin, Nermin Neftçi'nin Meclis'e girmesinin yolunu açtı. 

Muş'tan Meclis'e girdi

Nermin Neftçi, siyasete CHP'nin Eminönü örgütünde başladı. Siyasete girmeden önce avukatlık yapıyordu. Çeşitli kademelerde görev yaptıktan sonra CHP Eminönü İlçe Başkanı oldu. 1965 seçimleri için CHP'de önseçimler yapılırken Neftçi, bu seçimlere katılmadı. Neftçi, dönemin meşhur tabiriyle CHP Genel Başkanı İsmet İnönü'nün "mavi boncuk" verdiği isimlerden biriydi. Kontenjan adayı olarak İstanbul'da aday listesine girdi. Ancak İstanbul'dan seçilemedi. Milli bakiye sistemiyle dağıtılan oylar sonucunda Muş'tan Meclis'e girmeye hak kazandı. Hiç gitmediği, görmediği bir ilin milletvekili olmuştu. Ancak rastlantı sonrası milletvekili olduğu bu ilin sorunlarıyla yakından ilgilendi. 

Depremzedelerin sorunları

Neftçi'nin milletvekili olduğu Muş, seçimden bir yıl sonra büyük bir depremle sarsıldı. 2 binden fazla kişinin öldüğü bu depremin ardından Neftçi'nin depremzedelerin sorunlarıyla yakından ilgilendiğini görüyoruz. Oldukça aktif bir milletvekili olan Neftçi'nin adı haberlerde sık sık yer alıyor. 

Ortanın solu tartışması

1966'da CHP Kurultayı'nda Neftçi'nin ismi "Yeni Hareketçilerin" lideri Bülent Ecevit'in başını çektiği grupla birlikte anılıyordu. Ecevit, Kurultay'ın ardından Genel Sekteterliğe seçilecekti. Bu gruba "Ortanın Solu" grubu da deniyordu. "Ortanın solu", İnönü'nün CHP'nin durduğu yeri tanımlamak için 60'lardan itibaren kullanmaya başladığı bir kavramdı. Zamanla partide daha sol bir anlayışı savunanların sloganı halini aldı. Neftçi, parti içinde tartışılan "ortanın solu" için şöyle diyordu: "Ortanın solu, Milli Mücadeleyle başlar. Kadın yapısı icabı ortanın solundadır" der.
Neftçi, Ecevit'in Parti Meclisi için hazırladığı Yeni Hareketçiler listesinde yer alıp seçilemeyenlerden biri oldu. 

Muş'tan aday oldu

1969 seçimlerine gelindiğinde Neftçi bu kez, doğrudan Muş'tan milletvekili adayı olup Meclis'e girdi. Abdi İpekçi, köşesinde Neftçi'nin bir önceki seçimde rastlantı sonucu Muş milletvekili olduğunu hatırlatarak Neftçi'yi seçildikten sonra yaptığı çalışmalar nedeniyle şöyle övüyordu: "Dört yıl içinde zamanını Ankara ve İstanbul'dan çok Muş'ta geçirmiş, ili köy köy dolaşmış, halkla yakın ilişki kurmuş, dertlerine yardımcı olmaya çalışmıştır. Bu çalışmalar semeresini vermiş, Muşlular dört yıl önce adını dahi duymadıkları İstanbullu bir hanımı milletvekili olarak benimsemişler, bu defa ona oylarını seve seve vermişlerdir."
20 Ekim 1969'da geleceğin işaretlerini taşıyan bir habere rastlıyoruz: CHP, grubundan Meclis Başkanvekilliği için aday gösterilmesi düşünülen isimlerden biri Neftçi idi. Haberde Neftçi için "geniş bir kulis faaliyetine geçildiği" belirtiliyor. Ancak anlaşılan o ki bu faaliyet yetersiz kalmış.

İnönü ile birlikte istifa etti

Neftçi 1969'da Parti Meclisi ve Merkez Yönetim Kurulu'na girdi. CHP'nin 1970'deki 20. Kurultay'ında Ecevit, yeniden genel sekreterlik koltuğuna otururken Ecevit'in listesindeki Neftçi de Parti Meclisi ve Merkez Yöneyim Kurulu'na yeniden seçildi. 1972'de İnönü ve Ecevit arasındaki siyasi anlaşmazlıklar nedeniyle gidilen 5. Olağanüstü Kurultay'da, Ecevit'in Parti Meclisi listesi güvenoyu alınca İnönü genel başkanlıktan istifa etti. İnönü'nün ardından istifasını verenler arasında Neftçi de vardı. Neftçi, Parti Meclisi üyeliğinden ayrıldı. İnönü, Kurultay'da Ecevit'in listesi yerine aralarında Ecevitçilerin de bulunduğu bir liste hazırlamıştı. Neftçi de bu listede yer alıyordu. İstifasının ardından İnönü'ye bağlılıklarını bir bildiriyle duyuran 102 CHP'li vekilden biri de Nermin Neftçi idi. 

CGP'deyken başkanvekili oldu

Neftçi, İnönü'nün CHP'den ayrılmasının ardından bir süre İnönü taraftarı CHP'lileri partide kalmaya teşvik etti ancak daha sonra kendisi CHP'den istifa etti. CHP'den ayrılan birçok ismin toplandığı Cumhuriyetçi Güven Partisi'ne (CGP) katıldı. 19 Nisan'da CGP Meclis Grubu, Meclis Başkanvekilliği için Neftçi'yi aday göstermeye karar verdi. Neftçi, Meclis'te 9 Mayıs 1973'te yapılan seçimle ilk kadın Meclis Başkanvekili oldu. Seçimin ardından Neftçi'nin Meclisi yönetirken ne giyeceği tartışılmaya başlandı. Erkekler için frak uygun görülmüş ancak henüz bir kadın Meclis'i yönetmediği için kadınlara özel bir kıyafet belirlenmemişti.

"Normal sayılmalı"

Neftçi seçildikten sonra yaptığı açıklamada "Frak giymeme imkan olmadığına göre başka bir kıyafet bulmalıyım. Kruvaze siyah bir tayyör, beyaz gömlek, beyaz papyon veya fiyonk giymeyi düşünüyorum. Ama bir Başkan'la görüşeceğim" diyordu. Neftçi, bir kadın olarak bu göreve gelmeyi de şöyle değerlendiriyordu: "Daha yetenekli hanımlar çıktıkça layık oldukları yerleri alacaklardır. Dünyada pek az parlamentoda benim gibi yönetici seçilmiş hanım var. Batı Almanya'da bir bayan başkan seçildi. Orada da büyük bir olay sayıldı bu. Oysa normal sayılmalı artık."

17 Mayıs 1973

Meclis, açılışından 53 yıl sonra, 17 Mayıs 1973'te ilk kez bir kadın tarafından yönetildi. Ancak oturumda teknik bir tartışma yaşandı. Tartışmalı bu ilk oturumda Neftçi, oylamayı usulüne uygun yaptırmadığı iddiasıyla "acemilikle" suçlandı.

34 yıl sonra

Neftçi'den sonra yeniden kadın başkanvekili seçilmesi için tam 34 yıl beklemek gerekecekti. 2007'de CHP Milletvekili Güldal Mumcu ile o dönem MHP milletvekili olan Meral Akşener, Meclis Başkanvekilliği'ne seçilerek Neftçi'nin ardından bu koltuğa oturan kadın milletvekilleri arasında yer aldı. Mumcu ve Akşener seçildiğinde de "ne giyecekleri" yine merak konusu oldu. Meclis Başkanlığı koltuğunda ise 100 yıldır bir kadın oturmadı.

Kültür Bakanlığı yaptı

Neftçi, 1973 seçimlerinde aday olmadı. Ancak 1974 yılında Sadi Irmak'ın güvenoyu alamayan, yeni hükümet kuruluncaya kadar görevde kalan hükümetinde dört ay kadar süreyle Kültür Bakanlığı yaptı. Neftçi, 20 Ağustos 2003'te hayatını kaybetti.