1 Temmuz 2017 Cumartesi

Türk Filmleri Listem

Bu liste, en iyi bilmem kaç Türk filmi listesi değil. Beğendiğim, üzerinde düşündüğüm, hakkında bir şeyler söylemek istediğim filmler çoğunlukta. Aslında sadece beğendiklerimi almayı düşünüyordum ancak bu tür listelerde yer alan, sinema tarihinde kendine bir yer bulmuş beğenmediğim bazı filmlere de değinmek istedim. Listenin tamamında bir sıra gözetmedim. Yönetmenine, çekildiği zamana ve konusuna göre gruplandırmalar yaptım. 

Bu listeden yola çıkarak hazırladığım en iyi Türk filmleri listesi de burada: https://www.imdb.com/list/ls095134803/  Bu liste de sürekli güncellenmeye devam ediyor.



Ayrıca bkz: Türk Filmleri Listesi Nasıl Oluştu?


Bir Zamanlar Anadolu'da (2011)


Tartışmasız en sevdiğim Türk filmi. Küçük iktidar ilişkilerini bir taşra hikâyesi üzerinden müthiş detaylarla anlatıyor. Kaç defa izlediğimi hatırlamayacak kadar çok izledim. Bilhassa Ercan Kesal'ın doğallık konusunda çığır açtığı muhtar sahnesini... Ceylan'ın diyalog konusunda son derece cimri olan filmlerinden sonra ezberlenen diyaloglarıyla da hafızalarda yer etti.  Nuri Bilge Ceylan denilince akla zaten ilk olarak görsellik geldiği için hatırlatmama bile gerek yok ama ona da böylece değinmiş oldum.




Kış Uykusu (2014)


Bir Zamanlar Anadolu'dan sonra Nuri Bilge Ceylan'ın diyalog meselesini sürdürdüğü film. Her şeyden önce uzun süresiyle dikkat çekmişti. Buna rağmen defalarca izledim ve sıkıldığımı hiç hatırlamıyorum. Shakespeare ve Çehov'la örülü, tartıştığı meseleler hakkında düşündüren, büyüleyici bir film. Benim gibi kış ve kar sevenler için daha da özel.



Ahlat Ağacı (2018)




İklimler (2006)


Nuri Bilge Ceylan filmleri içinde en sevdiğim 3. film. Bu filmdeki küçük kamera, açı, sinema oyunlarını severim. Nuri Bilge Ceylan'ın oynadığı İsa karakterini de kendime çok benzetiyorum. Bu yüzden filmle kurduğum ilişki kişisel.




Üç Maymun (2008)




Mayıs Sıkıntısı (1999)


Taşrada ağır akan hayatların, ağır akan filmi. Kasabalarla ilgili bir yazımda değinmiştim. Şurada: http://taslakhane.blogspot.com.tr/2013/02/kasaba-sknts.html




Uzak (2002)


Bu filmde beni sıkan bir şey var. Oyunculukları biraz "güdük" buluyorum. Kış Uykusu'ndaki kar-kış ve Mayıs Sıkıntısı'ndaki ağırlık, büyük şehrin, İstanbul'un mekan olduğu bu filmde birleşir. Çok keyif aldığım bir film değildir ama bunun filmin konusu dolayısıyla seyirciye geçmesi beklenen havasından da kaynaklanabileceğini düşünüyorum. Tespitlerini isabetli bulurum.



Aaahh Belinda (1986)


Özellikle izlemek için çaba harcayanlar dışında günümüzde pek bileni yok sanırım. 80'lerin sonu, 90'ların başında yapılan ve beklenmedik derecede iyi olan filmlerden biri. Yönetmen Atıf Yılmaz. İlk izlediğimde çok şaşırdığımı hatırlıyorum. Beni şaşırtan marifetin, filmin senaristi Barış Pirhasan'a ait olduğunu düşünüyorum. Hiç beklemediğim bir tarzdı. "Üstkurmaca" konusunda takıntılı biri olduğum için de filmi en beğendiğim filmler arasına girmişti. Mutlaka izlenmeli.




Adı Vasfiye (1985)


Atıf Yılmaz ve Barış Pirhasan'ın yine bir araya gelerek beni çok şaşırttıkları bir film. Ufak bir şok geçirdiğimi bile söyleyebilirim filmi izlediğimde. Tabii burada Necati Cumalı'nın payı belki ikisinden de daha büyük. Üzerinde çok konuşulabilecek, farklı açılardan değerlendirmeye açık, zengin bir metin. 




İmdat ile Zarife (1990)



O kadar az biliniyor ki buraya koymak için bir afişini bile bulamadım. Baş rolünde bir ayının oynamasıyla bile ilginç bir film. Bu film, mükemmel bir film olmayı kıl payı kaçırmış. Daha masalsı bir atmosfer yakalansa, konuyla ilgili olan ve filmde dokunulup geçilen efsaneler biraz daha merkeze alınsa, film de efsaneler arasında yerini alırdı.



Asiye Nasıl Kurtulur (1986)


Yine aynı dönemde bir Atıf Yılmaz ve Barış Pirhasan ortaklığı daha. Bu kez metin Vasıf Öngören'in. Bu tiyatro oyununa Aaahh Belinda'da da gönderme var. Müzikal tadında bir "sosyal" film. Ama yine postmodern bir tavır. 




Arkadaşım Şeytan (1988)


Tuhaf, absürt bir film. Atıf Yılmaz bu kez Ümit Ünal'la birlikte. 



Tepenin Ardı (2012)


Emin Alper'in izlediğim ilk filmi. Bu filmi izlediğimde uzun süredir iyi bir "hikâye" görmediğimi fark etmiştim. Sağlam örülmüş, yoğun bir film. Ayrıntılı yazmıştım: Tepenin Ardı: Gılgamış’tan Bu Yana Aynı Hikâye




Abluka (2015)


Tıpkı Tepenin Ardı gibi büyük siyasî hikâyeler anlatmadan politik bir dil kurulabileceğini gösteren bir film. Kurgunun içerik karşısındaki galibiyeti. Tahkiyenin hikâye karşısındaki zaferi.


Kız Kardeşler (2019)

Emin Alper, bu kez farklı bir filmle karşımızda. Üstelik sadece yönetmen olarak değil, aynı zamanda oyuncu olarak. Film hem kadınların hikayelerine yoğunlaşması, hem de anlatımıyla diğer iki filmden farklılaşıyor. Besleme olmak için şehre gönderilen üç kız kardeşin anlatıldığı film, bir taşra filmi değil bunu da söylemek lazım. Taşrada geçiyor. Taşra yalnızca bir mekan. Diğer filmler gibi sınıfsal bir yönü de var.

Filmde takla atan delinin işlevi de çok sorgulanıyor. Emin Alper, bir röportajında özel bir anlamı olmadığını söylüyor. Ama filmin bıraktığı algı şöyle: Kadınların köyde iki "kurtuluşu" var. Biri besleme olmak. Diğeri de delirmek. Görece özgürlük sağlıyor ikisi de. Başka umut yok.

Görüntü yönetmenliği ve oyunculuklar da çok başarılı. Çocuk oyuncuların performansı şaşırtıcı derecede iyi. Filmin İngilizce ismi "A Tale of Three Sisters"ın, "Kız Kardeşler"e göre filme dair daha çok şey anlattığını da bu kadarıyla söylemiş olayım.



Sarmaşık (2015)


Emin Alper'in Tepenin Ardı ve Abluka'da yaptığını bu kez Tolga Karaçelik yapıyor. Muhteşem bir film. Nadir Sarıbacak'ın muhteşem oyunculuğunu da anmadan geçmeyelim. Tek mekanda geçen filmleri seviyorum.




Kelebekler (2018)


Tolga Karaçelik bu kez başka bir şey deniyor ve mizahla çıkıyor karşımıza. Bir aile olamama hikâyesini, kara mizahla ele alan bu film, absürtlüğü ile öne çıkıyor. Kelebekler öncesinde ve Kelebekler'le birlikte Türk sinemasında böyle bir açılım olduğunu söylemek yanlış olmaz. Absürt mizah sevenler mutlaka izlemeli. 



Gişe Memuru (2010)


Tolga Karaçelik'in izlediğim ilk filmiydi. 




Gemide (1998)


Kült haline gelmiş bir gemi filmi daha. Sert bir film. Listeye almadım ama bu filmin yönetmeni Serdar Akar'ın Barda (2007) filmini de buraya not etmiş olayım.




Kaygı (2017)

Hafıza, hatırlama üzerine düşünenler, bilhassa gazeteciler için izlenmesi gereken bir film. Yukarıda bahsettiğim "büyük olaylar anlatmadan politik olan" filmlerle akraba. O filmler kadar iyi olmayı ise doğrudan bir olaya atıf yaparak kaçırıyor. Abluka gibi zamanı ve mekanı belirsiz olmasını tercih ederdim. 



Bulutları Beklerken (2003)



Hem toplumsal ve kişisel bellek meselelerine eğilmesi, hem de kadın yönetmen tarafından çekilmesi bakımından Kaygı'yla ortaklaşıyor. Politik arka plan, yeterli düzeyde, filmin çerçevesi dışına çıkmadani hikâyeye yedirilerek verilmiş. Yeşim Ustaoğlu'nun, göç, suçluluk, kimlik ve hatırlama temalarını güçlü biçimde işleyen filmi, romandan uyarlama. Benim özellikle üzerinde çokça düşündüğüm hafıza meselesini merkeze alması ve bunu oldukça başarılı biçimde yapması nedeniyle filmi beğendim. Fakat bazı oyunculuklar -sanırım bazıları profesyonel oyuncu değil- ve diyaloglar, vasatın altında kalıyor. Gündelik hayatta duymayacağımız, karakterleri aşan, onların sosyokültürel kimliklerine uymayan diyaloglar filmlerde her zaman kulağımı tırmalar. Bu filmde de yer yer bu diyaloglara rastlanıyor. Yine de ele aldığı sağlam hikâyeyi, düz bir biçimde değil güzel bir kurguyla anlatması bakımından başarılı. 


Tereddüt (2016)


Yeşim Ustaoğlu, yine toplumsal bir meseleyi odağa alıyor. İki farklı sınıftan kadının bir açıdan farklı, bir açıdan benzer bir eril şiddete maruz kalmasına ilişkin filmde, Bulutları Beklerken'de olduğu gibi travma ve hatırlama meseleleri de öne çıkıyor. Filmin adı niye Tereddüt bilmiyorum. "Clair obscur" filmi çok iyi anlatırken, "Tereddüt" bu denli iyi değil. Oldukça sert toplumsal eleştirel içeren etkileyici bir film Tereddüt. Ecem Uzun, özellikle psiko-drama sahnesindeki performansı ile müthiş bir oyunculuk sergiliyor. 


Sibel (2018)


Toplumsal cinsiyet rollerini, pek çok yönüyle kadın meselesini değişik bir açıdan, farklı bir hikâye ile ele alıyor. 10 üzerinden 7. 




İşe Yarar Bir Şey (2017)


Pelin Esmer'in en sevdiğim filmi. Her şeyi gerektiği kadar anlatan, gerektiği kadar gösteren şiir gibi bir film.


11'e 10 Kala (2009)


Bu filmin afişini yıllarca İstiklal Caddesi'nde Yeşilçam Sineması'nın reklam panosunda gördüm. Film vizyonda değildi ama niyeyse afiş uzun süre kaldı orada. Afiş orada kaldığı gibi film de benim izlenecek filmler listemde uzun süre durdu. Vizyon tarihinden 10 yıl sonra izledim filmi.

Koleksiyonculuğu tutku düzeyini de aşıp bir takıntı haline gelen başrol oyuncusu Mithat Esmer'in, kendi hayatından yola çıkılarak yapılmış film. Pelin Esmer, filmden 7 yıl önce Mithat Esmer hakkında bir belgesel de çekmiş. Film, toplama, biriktirme, yaşamın her anını saklama arzusunu başarıyla anlatıyor. Fakat bu arzunun kökenleri ve anlamı üzerinde durulmuyor. Keşke buna dair diyaloglar da görebilseydik. Üstelik mezarlık sahnesinde Mithat Bey'in öldükten sonra dünyada bir iz bırakmak istemediğini söylemesi de bu bağlamda ilginç ve çelişkili. Her anını kayıt altına alan, kendisine dair günlük nesneleri bile biriktiren biri nasıl olur da öldükten sonra tamamen yok olmak ister? Bu konu filmde tartışılmalıydı.

80 yaşını geçmiş ve profesyonel oyuncu olmayan birinden beklenmeyecek kadar iyi bir performans sergilemiş Mithat Esmer. Filmin kapanış sahnesiyle karakterin, her ne olursa olsun bu tutkudan vazgeçemeyeceği çok basit ama eksiksiz biçimde anlatılıyor. 



Gözetleme Kulesi (2012)

Pelin Esmer, bu kez toplumcu bir filmle karşımızda. Merak unsurunun uzun süre korunduğu filmde başına neler geldiğini sonradan yavaş yavaş anlamlandırmaya başladığımız Seher'in hayatı, yine kim olduğunu ve neden kaçtığını filmin sonlarına doğru öğrendiğimiz Nihat'la kesişiyor. Seher güçlü bir toplumsal eleştirinin konusu olurken, Nihat bireysel bir uzaklaşma hikayesinin öznesi. Filmin senaryosu oldukça iyi. Fakat temposu düşük. Film çok uzun olmamasına ve aslında oldukça uzun bir zaman dilimini anlatmasına rağmen boşluklar, kesilip atılabilecek kısımlar, kısaltılabilecek bölümler var.  En azından hissi bu yönde. Dipsiz Göl Yangın Gözetleme Kulesi'nde bekçilik yapan Nihat'ın da "dipsiz bir göl" olması ve bekçiler arasındaki telsiz konuşmalarında kendisine yer ismiyle seslenilerek bu eşleştirmenin sözel olarak da ifade edilmesi, güzel bir leitmotif


Nuh Tepesi  (2019)

Özellikle de yönetmenin ilk filmi olduğu düşünülürse çok iyi bir film. Haluk Bilginer ve Ali Atay'ın muhteşem oyunculukları filmi bir kat daha yukarı taşıyor. Film görüntü yönetmenliği, senaryosu, kurgusu, oyunculukları ile bütün olarak da vasatın üstünde duruyor. Karakter yaratımı da oldukça başarılı. Her şeyi göstermeye çalışmaması da filmi güzel kılan yanlarıBelki filmin başlangıç temposunun biraz düşük olduğu söylenebilir. 



Saklı (2015)


Farklı sosyal sınıflardan ve kültürlerden kadınların ortak hikâyesi. Bu hikâyelerin tam ortasında da elbette farklı sınıflardan ve kültürden gelen erkeklerin "ortaklığı" duruyor. Filmin kapanış sahnesi bu ortaklığın, yaşamın her anına sinmiş olan bu "iktidar dayanışmasının" fotoğrafını çekiyor.


Yengeç Sepeti (1994)



Tek mekanda geçen bir "aile içi gerilim" filmi. İsmiyle tüm hikâyeyi anlatıyor.  Altın Portakal ödüllü bu filmin kaliteli bir halini bulabilmek çok zor. Biraz köşede kalmış niyeyse. Üstelik Sadri Alışık'ın son filmi.  



Yusuf ile Kenan (1979)


Ömer Kavur'un hiç Ömer Kavur filmi gibi olmayan filmi. 79 gibi erken bir dönemde İstanbul'da sokakta kalan çocukları anlatan, filmin başında da kırdaki sosyal soruna parmak basan politik bir film. Senaryosunda Onat Kutlar'ın da izi var. Altın Portakal ödüllü. 




Aydede (2018) 



Erkek egemen bir toplumda, çok küçük bir şehirde yaşayan, dedesini ve babasını kaybetmiş, hayatında hiçbir erkek figürü kalmayan küçük bir çocuğun hikâyesi. Dışlanan, hayallerine kavuşamayan bu çocuğun gözünden olmasa bile onun tam yanından izliyoruz her şeyi. Etkileyici açılış sahnesinden itibaren bunu sürekli hissediyoruz. Taşrada yalnız bir kadın olmanın zorlukları, hem çocukların hem de yetişkinliklerin çıkarcılığı, "erkek" olmak, büyümek zorunda hisseden bir çocuğun yaşadıkları hikâyeyi dağıtmadan, bütünlük içinde ve hiç didaktik bir tona kaymadan anlatılıyor. Filmde küçük büyük tüm rollerde oyunculuklar da dikkat çekiyor. Çocuk oyuncular dahil olmak üzere tüm oyuncular, çok iyi bir performans sergiliyor.



Anayurt Oteli (1987)




Ömer Kavur'un sevdiğim filmlerinden. Roman olarak edebiyat tarihine, film olarak da sinema tarihine damga vuran bir metin. Aslında bana kalırsa filmi yapılabilecek bir roman da değildir Anayurt Oteli ama ortaya bu kült film çıktı. Kavur, hikâyede romana sadık kalırken, iyi bir film olması için gerekenleri de yapmış. Geçen ay, 30 yıl sonra restore edilmiş hali yeniden gösterimdeydi. 



Akrebin Yolculuğu (1997)


Bu tipik Ömer Kavur filminin ilginç yanlarından biri Anayurt Oteli'nin başrol oyuncusu Macit Koper'in bu filmin senaristleri arasında yer alması. Bu filmde görsel estetiğin diğer Kavur filmlerine göre daha önde olduğunu düşünüyorum. Bu mekanla da yakından ilgili tabii. Bazı gizemli taraflarını gereksiz bulmakla birlikte fena bir film değil. Oyunculuklar da çok iyi. Bazı açılardan Gizli Yüz ile benzeşen tarafları var. Belki mekan aynı bile olabilir, (Bunu yazarken dönüp bakmadım.)





Gizli Yüz (1991)


Yurt içinde ve yurt dışında pek çok ödül almış bir Ömer Kavur filmi daha. Senaryosu Orhan Pamuk'a ait. Galiba o yüzden filmden ziyade, roman anlatımına sahip... Fazlasıyla yoğun, seyirciye çok iş bırakan bir film. Beğendiğimi söyleyemem. Ama Kavur ve Pamuk'un bir araya gelmiş olması bile sinema tarihinde bir yer bulmasına yetmiş anlaşılan. Filmden şu diyalog hep aklımdadır:


"Kasabada vakit nasıl geçer?"

"Geçmez, ölene kadar vakit geçsin diye beklersin." 



Karşılaşma (2003)



Türk sinemasında "sanat filmi" deyince akla gelen tipik filmlerden biri. Ağır, bir parça sıkıcı.




Gece Yolculuğu (1989)

Altın Portakal kazanıp beğenmediğim filmlerden biri. Ömer Kavur'un en sevmediğim filmi. Zorunlu ya da meraklı değilseniz izlemeyin.



Sürü (1979)


 


İlk kısmı yani şehre gelene kadarki bölümü olağanüstü. İkinci bölümdeki şehir sahneleri hiç gereği yokken fazla didaktik bir havaya bürünüyor. Keşke o kısımlar hiç olmasaydı.



Yol (1982)





Duvar (1970



Siyah beyaz bir Yılmaz Güney filmi. Yılmaz Güney, hem yönetmen, hem oyuncu, hem de senarist olarak karşımızda. Sosyal gerçekçiliğin iyi bir örneği. Dönemin Adana'sını, değişen ekonomik düzeni, kent yoksulluğunu, cehaleti, çaresizliği iyi anlatan Umut, sert bir final yapmayarak başarısını artıyor. Final, filmin sert gerçekçiliğini tipik ve ajite olmaktan kurtarıyor. 1970 yapımı bir film ile bugünün izleyicisi arasında devasa bir uzaklık var. İzleyici filmleri, ters bir kronolojiyle izlediği için beklentileri ve alışkanlıkları filmin çekildiği döneme göre farklı. Ancak iyi bir hikâye her zaman alıcısını buluyor. Umut'u 50 yıl önce izleseydik bizdeki etkisinin ne olacağını düşünüp öyle değerlendirmek gerekiyor.

Duvar (1983)




Av Mevsimi (2010)


Son dönem filmleri arasında üst sıralara koyduğum filmlerden. Av-avcı motiflerinin kullanımı, gizlenen detaylarıyla çok iyi bir senaryoya sahip. Oyunculuklar da müthiş. Şener Şen ve Yavuz Turgul ne zaman bir araya gelmiş de iyi olmamış?  Buradaki av-avcı metaforuna Turgul, Aşk Filmlerinin Unutulmaz Yönetmeni'nde alay ederek yer vermişti. Aynı şey Bilge Karasu'nun "Avından El Alan", Murathan Mungan'ın "Yılan ve Geyiğe Dair"  öykülerinde de vardır.




Aşk Filmlerinin Unutulmaz Yönetmeni (1990)


Afişini çok seviyorum.



Muhsin Bey (1987)


Bir yerde Şener Şen'in bu filmi beğenmediğini okumuştum. Birkaç defa izlediğim filmlerden.




Değirmen (1986)


Çok sevdiğim filmlerden biri. Bunun da değeri pek bilinmiyor. Yine Şener Şen var ama bu defa yönetmen Atıf Yılmaz. Senaryoda yine Barış Pirhasan'ı görüyoruz. 




Zengin Mutfağı (1988)


Çekildiği dönemde henüz çok sıcak olan siyasi olayları konu alan film, Vasif Öngören'in tiyatro oyunundan uyarlama. Başarılı bir politik taşlama. 

Gölge Oyunu (1993)

Sofra Sırlar (2017)




Yönetmen ve senarist Ümit Ünal. İzlemeye değer farklı bir kurgusu ve güçlü bir senaryosu var. Sevgi görmemiş ve yemek yapmaktan başka bir sevgi biçimi bilmeyen, zayıf biriyken yaşayıp biriktirdiklerinin sonucunda radikal dönüşüme uğrayıp güçlenen bir kadının hikâyesini anlatıyor. Niye sürdürüldüğü bilinmeyen, hiçbir anlam taşımayan "aile hayatında" sıkışıp kalan insanlar, taşranın her şeyi örten ahlaksız ahlakçılığına sığınıyor. Karakterler, sırlarını birbirinden saklarken kendilerini açığa düşürmemek için başkalarının sırlarını da görmezden geliyor. Her şey açığa çıktığında ise sırrın failleri, yavuz hırsıza dönüşüyor. İlkelerin değil çıkarların önde olduğu bir hayatı paylaşıyor karakterler. Filmde hakikati, doğru olanı değil, kendi çıkarını savunuyor herkes. Katarsis yaşayan izleyici ise ister istemez başroldeki kadın karaktere hak veriyor. Yaptıkları legal olmasa da seyircinin gözünde "âdil". Yönetmen hikâyenin doğal akışında herkesin hak ettiğini bulduğuna ikna ediyor izleyiciyi.

Oldukça dramatik bir film olmasına rağmen kararında mizah içeriyor. Aksiyonun tepe noktasına erken erişip ilerledikçe çözülen bir hikaye bu.




Bornova Bornova (2009)



Diyalog üzerine kurulu iyi bir film. Sahici diyaloglar iyi oyunculuklarla birleşiyor. Yan roller de en az baş rol kadar iyi bir performans sergiliyor.  Olay örgüsü, kurguda geriye dönüşlerin gösterimi de filme renk katıyor. Klasik bir anlatıda tam ortada olmasını bekleyeceğimiz büyük aksiyon burada neredeyse filmin sonunda oluyor. Hikâye en yükseğe tırmandıktan sonra düşüşe geçmeden filmin bitmesi izleyicinin filmi bir kısa öykü okumuş gibi güçlü duygularla bitirmesini sağlıyor. 


Teyzem (1987)


Türk sinemasında benzerine pek rastlanmayan bir film. Yönetmen Halit Refiğ, senaryo Arkadaşım Şeytan'ın da senaristi olan Ümit Ünal'ın.




Bornova Bornova (2009)


Kurgunun bir filmi nasıl değiştirip geliştirilebileceğini gösteren filmlerden biri. Zamandaki kırılmalar, hikâyedeki kendini tam açmayan anlatım tarzıyla ilgi çekici.



Anlat İstanbul  (2005)


İlginç filmlerden biri daha. O yüzden senarist yine tanıdık: Ümit Ünal. Ünal, burada yönetmen koltuğunda da oturuyor. 5 ayrı masalın "yeniden yazım"larını ayrı yönetmenler çekiyor ve sonra tüm hikâyeler birleşiyor. Çok sevdiğim filmlerden biri. Parçalılık, yeniden yazım gibi şeylere bayılan biri olduğum için bu şaşırtıcı değil. 




Anlat İstanbul  (2010)


Anlat İstanbul'un yönetmenlerinden biri olan  Selim Demirdelen'in filmi. Başta Antalya ve Adana olmak üzere birçok film festivalinden ödüllü döndü. Karakter oluşturmada, bunu hikâyenin içinde karakterin kendisiyle anlatma konusunda çok başarılı. Sürpriz karşılaşmaları üstü kapalı anlatsa daha güzel olabilirdi. Oyunculuklar da çok iyi.




Bizim Büyük Çaresizliğimiz (2011)


Genç yaşta kaybettiğimiz yönetmen Seyfi Teoman'ın, Barış Bıçakçı'nın romanından uyarlanan filmi, hikâyeyi doğrudan açıklamadan, göze sokmadan anlatabilme konusunda çok başarılı. Tüm hikâyeyi "satır aralarından" izliyoruz. Senaryonun, diyalogların bu başarıdaki payı elbette büyük. Film, talihsiz bir kazayla hayatı değişen genç kadının, neredeyse bromance diye tarif edebileceğimiz derecede yakın ilişkileri olan orta yaşlı iki erkeğin hayatını değiştirmesini konu alıyor. Büyük bir çatışmanın olmadığı filmde, hikâyenin ufak ufak yükselişi çok iyi kurgulanmış. Filmi bir-iki defa izledikten sonra son olarak 2019'da Teoman'ın ölüm yıldönümü sebebiyle düzenlenen özel gösterimde bir kez daha hiç sıkılmadan izlemiştim. 

Gölgesizler (2009)


Hasan Ali Toptaş'ın ilginç romanından ilginç bir uyarlama. Yönetmen ve senarist yine Ümit Ünal. Çok güzel diyemem ama izlenmeli. (Bizim köyde çekildiği için torpil geçiyorum)




Piano Piano Bacaksız (1991)


Tunç Başaran'ın uyarlamalarından... Ses konusunda sorunlu bir filmdir. Bu tüm kayıtlarında böyle, yapım aşamasında yaşanan bir sorundan kaynaklanıyor. 



Uçurtmayı Vurmasınlar (1989)

Kader (2006)

Masumiyet (1997)


Yeraltı (2012)

Kıskanmak (2009)




Tarihsel bir film olmasının da katkısı ile diğer Zeki Demirkubuz filmlerinden farklılaşıyor. Nahid Sırrı Örik'in 1930'larda geçen romanından uyarlanan film, sanat yönetmenliği ve görsel yönetmenlik açısından oldukça güzel. Filmin zaman zaman "seslendirilmiş bir roman" gibi olması olumsuz bir yanı olarak söylenebilir. İnsan doğasının ulaşabileceği kötülük seviyesini etkileyici biçimde ve izleyiciyi "ters köşe" yaparak anlatıyor.




Sevmek Zamanı (1965)


Neredesin Firuze (2004)





Neredesin Firuze, bir yönetmenlik gösterisi. Sanat yönetiminden, görüntü yönetimine, müziklerden oyunculuklara, Ezel Akay'ın diğer filmlerinde göreceğimiz ince göndermelerden renk kullanımına kadar her detayın üzerinde çalışıldığı belli olan bu büyük bir prodüksiyon, dev bir orkestra gibi ahenkle yönetiliyor. Bu listedeki az sayıda komedi filmlerinden biri. Çünkü bu film, basit şakalara yaslanmak yerine topyekun bir eğlenceye dönüşen ve aynı zamanda bütünlüklü bir hikâye anlatan nadir yerli komedilerden biri. Üzerinden komedi perdesini çekip düşününce alttaki hüzünlü hikâye de oldukça güçlü. Ancak bu hikâye o kadar renkli kumaşlarla kaplanıyor ki seyirci neye uğradığını şaşırıyor. Film aynı zamanda "saygılı" bir Yeşilçam parodisi. 



Hacivat Karagöz Neden Öldürüldü (2006)




Muhteşem bir film. Detaylarda saklananları fark ettikçe hayranlığım artmıştı. Film ilerledikçe anlam kazanan sözler, ünlü resimlerden alınan sahneler... İzlediğim en iyi tarihi filmlerden biri.


7 Kocalı Hürmüz (2009)


Ezel Akay'ın gölge oyunu, resim ve tiyatro üzerinden metinler/türler/biçimler arası göndermeler içeren tarihsel filmi Hacivat Karagöz Neden Öldürüldü'nün ardından, bu filmde de yine  başka sanat dallarına bol göndermeler var. Film, masalsı, çok renkli bir atmosferde, daha çok tiyatro dekorunu andıran bir ortamda geçiyor. Geleneksel Türk tiyatrosunu çağrıştıran diyalog ve tavırları sık sık görüyoruz. Film, gerçeküstü, tarihsel bir müzikli komedi olarak görülebilir. Dev bir kadro ve büyük bir prodüksiyon. Ancak tüm bunlara nazaran alt metinleri zayıf. Tek kelime ile söylersem eğlenceli; biraz uzatırsak eğlenceli ama doyurucu değil. "Komedi" kısmının da edici olduğunu söyleyemem.



Her Şey Çok Güzel Olacak (1998)


Ne hikâyesinde, ne de sinema açısından hiçbir olağanüstülüğü olmamasına rağmen efsaneleşen, benim de çok keyif alarak defalarca izlediğim bir film. Sanırım başarısı tam da o basitlikte saklı.


İnşaat (2003)

Hokkabaz (2006)

Ağır Roman (1997)


Kitabı ne kadar sevdiysem, bu filmi de o kadar sevmedim. O muhteşem kitaptan, o özgünlükten böyle bir film nasıl çıkar?



Arabesk (1988)
Efsaneleşen filmler içinde sevmediklerimden. Üstelik pastiş, parodi vs bunları çok sevmeme rağmen, bu filmden hoşlanmıyorum.




Dönersen Islık Çal (1993)


Bu filmin ismini "beğenilen ama pek bilinmeyen bir film" olarak duymuş olabilirsiniz ama bu da benim beğenmediğim filmlerden biridir. Evet, bir gece filmi ama fazla karanlık buluyorum, çok sıkılmıştım izlerken.




Hayallerim, Aşkım ve Sen (1987)




Yine Atıf Yılmaz ve Ümit Ünal bir arada ama bu kez olumlu bir şey söyleyemeyeceğim. Bu filmi de hiç sevmemiştim.



Gece, Melek ve Bizim Çocuklar (1994)

Zenne (2012)



Bir Yudum Sevgi (1984)



Faize Hücum (1982)



Pazar - Bir Ticaret Masalı (2008)

Güzelliğin On Par' Etmez (2013)

Mustafa Hakkında Her Şey (2004)



Takva (2006)



Tabutta Rövaşata (1996)


Cenneti Beklerken (2006)

Sarı Mercedes (1992)

Otobüs (1975)


Mültecilik meselesinin tüm dünyanın gündeminde olduğu şu çağda, çok daha anlamlı bir film. Toplumculuk yaparken, sinema kaygısı elden bırakılmıyor. 


İtirazım Var (2014)



Hem polisiye, hem politik. Hakkında yazmıştım: İtirazım Yok!



Yozgat Blues (2013) 

Anons (2017)





Hakkında detaylı olarak yazdım: İkna Sorunu



Limonata (2015)

Vavien (2009)


Kötü bir film değil ama "şöyle ilginç, böyle kara mizah" gibi aşırı olumlu yorumlara katılamıyorum.




Kaç Para Kaç (1999)



Reha Erdem'in en sevdiğim filmi.


Jîn (2013)


Hakkında yazdığım yazı: Jîn'le Birlikte Koşmak


Koca Dünya (2016)


Çok övülen bir filmdi, büyük beklentilerle izledim. Ama beklediğimi bulamadım. Reha Erdem'in doğa takıntısı sürüyor bu filmde de. Görsel açıdan çok övüldü, o konuda ben de övenlerle hemfikirim.


Eve Dönüş (2006)

Toz Bezi (2016)





Toz Bezi, 2016 yılında İstanbul Film Festivali'ne damgasını vurmuş bir film. Oldukça acıklı bir hikâyeyi, ajitasyona bulaşmadan, basit biçimde fakat çok yönlü olarak anlatıyor. İki kadının sınıfsal bir bakış açısıyla anlatıldığı bu film, karakter oluşturma bakımından gerçekçi ve başarılı. Kapanışı ile de aslında hiç bitmeyen bir hikâyeye dönüşüyor. İlk film olduğu da düşünülürse oldukça çok iyi.


Nefesim Kesilene Kadar (2015)


İzleyicinin karakterle empati kurmasını sağlayarak, başka bir filmde ya da gerçek hayatta gördüğümüzde eleştireceğimiz şeyleri, meşru göstermeyi başarıyor. Sınıfsal olduğu kadar aynı sınıf içinde bulunan bireylerin çarpık ilişkilerini de gösteriyor.


Saf (2018)


Düşük tempolu, sınıfsal duyarlılığı yüksek bir film ancak siyah-beyaz keskinliğinde değil. İyilik, kötülük, yoksulluk, çaresizlik meseleleri konusunda düşündüren filmde, çelişki ve çatışmaları karakterler arasındaki ilişkiler iyi kurulmuş.


Kar (2017)



Oldukça sınıfsal ve politik bir film olan Kar, hikâyeye yukarıdan, uzaktan değil tam içinden bakıyor. Basit bir hikâye ama iyi kurgu ve iyi oyunculuk filmi yukarı çekiyor. Finali zayıf olan filmin insanı zorlayan, çok yıkıcı bir yanı da var.


Çoğunluk (2010)


Adında da anlaşılacağı üzere filmin sosyolojik tespit yapmak için çekilmiş gibi durması rahatsız edici. 



Rüzgarın Hatıraları (2015)

Sonbahar (2008)

Albüm (2016)


Bir taşra, memuriyet ve aile olma hikâyesi, vasatın filmi.



Küçük Şeyler (2010)



Hakkında yazdığım yazı: Küçük Şeyler: Basit hikâye, iyi anlatım, güçlü film



Bir Küçük Eylül Meselesi (2014)




Bu filmin bu listede bulunmasının sebebi çok düşük bir beklentiyle izleyip, beklediğim şekilde beğenmem. Yönetmeni Kerem Deren. Yaptığı işler biraz fazla "Batılı" duruyor ama değişik, güzel, 'teknik' şeyler yapıyor. 


Silsile (2014)


Bu film, matematiksel formüller gibi ifade edilebilecek bazı temel hikâye kuralları üzerine oturtulmuş. Merak uyandıran belirsiz bir giriş, hemen hızlanan tempo, tamamen çözülen düğüm... Her şey film süresinde olup bitiyor. Kapanış sahnesinden sonra zihninizde oynamaya devam etmiyor. Bunu bir eksiklik olarak belirtiyorum. Başarılı bir kurgusu var ancan sinema dili olarak fazlaca Amerikanvari. Arkadaşlık, güven ve çıkar üzerine kurulan diyaloglar ve bu konudaki arka plan yeterince derinleşmiyor.


Annemin Yarası (2016)



Silsile'nin yönetmeni Ozan Açıktan'ın filmi. Hikaye zaman zaman karikatürize bir duruma doğru gitse, fazla dramatize edilse de bir savaş travmasını anlatma konusunda fena sayılmaz. Filmde hikâyeyi anlatış biçiminden görsel dile kadar Hollywood havası hakim, yerli bir sinema dilinden uzak.


Devir (2013)





Derviş Zaim, bu filminde üç çoban üzerinden doğa-gelenek-kapitalizm ilişkisini ele alıyor. Temsil meselesi üzerinde kafa yorulduğu belli olan filmde, gerçekten filmin geçtiği köyde yaşayan kişiler oynuyor.

Binlerce yıllık bir geleneğin, mermer ocağı yüzünden yok olması, başka bir filmde çok daha dramatik biçimde anlatılabilir, bunun aslında ne denli büyük bir travma olduğu gösterilebilirdi. Ancak burada mesele hiç politikleştirilmiyor. Olaylar, köylülerin gözünden anlatılıyor. Bir mesele, filmin içinde merkeze alınıp üzerine büyüteç tutularak gösterilmiyor. Her şeyi hayatın akışı içinde, o an nasıl oluyorsa öyle izliyoruz. Mermer ocağı ile köylülerin çatışmasına entelektüel bir müdahalede bulunulmuyor. 

Tüm bu tercihler, filmi bir yanıyla zayıflatıyor. Özellikle oyunculuklar, bazı vurguların eksik kalmasına yol açıyor. Bunun yerine tam bir senaryonun ve profesyonel oyuncuların, daha iyi temsil kabiliyeti olduğunu söylemek mümkün. Senaryo, anlatılmak istenen olaylar arasından, temsil gücü en yüksek olanlarının seçilmesiyle oluşur. Gerçeğe yakın olanı en az müdahale ile kayıt altına almak isterken  gerçekten uzaklaşmak olası. Çünkü kayıt altına alınan, kurgulanan şey, asla kendisi kadar gerçek olmuyor. Bu durumda temsil gücü de zayıfsa, istenenin aksi bir sonuç ortaya çıkıyor. Dahası, bu iddia söz konusu olduğunda manipülasyon daha büyük olabiliyor. Çünkü bu durumda gerçeklik iddiası ön planda. Bu durumda müdahalenin nerede bulunduğu sorusu daha karmaşık ve yanıltıcı oluyor.


Aidiyet (2019)


Biçimsel olarak izlemeye alışık olduğumuz bir film değil. Özellikle de bir cinayet ifadesinden ve ifadenin geçtiği mekanlardan ibaret olan ilk bölüm, alışıldık sinema dilinden farklı. Ancak oldukça güzel bir deneme/arayış. Sıradan bir suç filmine konu olabilecek hikâye, bu farklı sinema diliyle daha çok şey göstermeyi başarıyor. Kuru ve soğuk bir ifade, olayı bir kişinin ağzından olabilecek en düz şekilde anlatırken, sonra flash back'le odaklanılan ilk gün izleyiciye farklı şeyler sunuyor. İkinci bölümü izledikten sonra yeniden birinci bölümü izlemenizi de öneririm. Film, kendini böylece daha fazla açıyor.


Yaşamın Kıyısında (2007)




Yukarıdaki afişte de görünen finali ile "asla bitmeyen bir film" Yaşamın Kıyısında. 2 saatlik film, seyircinin hayatı boyunca oynamaya devam ediyor. Ancak arka arkaya gördüğümüz kısa sahneler, filmi kurguda kısaltmak için upuzun bir hikayenin özet geçildiği hissini bırakıyor. Muhtemelen de böyle olmuş. Bu durum filmin temposunu da artırıyor. Filmde yurt dışındakilere Türkiye'yi tanıtmak için çekilmiş gibi duran, hikâyede ihtiyaç duyulmayan, açıkça fazlalık olduğu görülen sahneler de var. Bazen de mesaj kaygısı fazlaca öne geçiyor. 10 üzerinden 7.

Duvara Karşı (2004)


Vizontele (2001)


Dar Alanda Kısa Paslaşmalar (2000)

Mustang (2015)



Birkaç tuhaflık, daha doğrusu hata dışında güzel bir film. Mesela Karadeniz'de yapılan bir düğünde neden Alevi deyişi çaldığını hiç anlamadım.  




Göl Zamanı (2013)


Güçlü bir film değil. Hoşlanmadığım yönleri, Tanzimat romanı kıvamında tuhaf diyalogları var. Fakat görüntü, ışık ve bilhassa müzikleriyle keyif aldığım bir dönem filmi. Karakterlerin geçmişlerini, politik duruşlarını göstererek, sezdirerek aktarma konusunda başarılı. 




Baba Nerdesin Kayboldum (2018)

 


Hiç beğenmediğim bu filmi bu listeye neden ekledim? Çünkü film hakkında basında hiç hak etmediği övgüler var, sanırım aldığı bazı ödüller de var. Yanılıp da izlemeyin. Antik Yunan tiyatrosu gibi senaryonun düğümlendiği yerde "deus ex machina"nın devreye girip gökten ölüm yağdırılmasının ne manası var? Ayrıca baş rol oyuncusunun yaşadığı çatışma, hikâyeyi kaldıracak derecede büyük bir çatışma değil. Yan hikâyeler de ana hikâyeye dokunmuyor. 







-BU LİSTE, BURADA BULUNAN FİLMLERİN EN AZ İKİ KATI KADARI ARASINDAN SEÇİLMİŞTİR.
LİSTE ZAMAN ZAMAN GÜNCELLENMEYE DEVAM EDECEKTİR-


Hiç yorum yok:

Yorum Gönderme